Bir Koşuşturmacadır Gidiyor

Kent yaşamı: Kalabalıkların toplu taşıma vasıtalarına ve otomobillerin otoyollara hücum etmeleri süreci sabah-akşam periyotlarına endekslenmiş halde. Hızlı konuşan spikerler insanları kent yaşamının temposuna ayak uydurmaları için görev üstlenmişler gibi. Kentte sabah bir yaşam algısıyla başlayıp, akşam uyuklayarak devam ediyor.

İthal otomobiller yakıt harcıyor. İthal telefon tuşlarında toplantı randevuları veriliyor. İthal bilgisayarlarda sosyal siteler, ekranlarda borsa takip ediliyor. İthal bir yaşamın ardına ÖTV ve KDV kökleri salınmış, devlet kendi düzeniyle ilgileniyor. İthal yaşam tüm yabancılığını giydiriyor yaşama… Verilecek asgari ücretler çıplak ve giydirilmiş şekilde hesap ediliyor.

Küresel para sıcak sıcak sisteme girip sinsice alacağını alıyor. Çünkü onun miktarı büyük, hareket kabiliyeti geniş, küresel, acımasız ellerde… Paranın gelme ve gitme sebebi bir karakaşla karagözle ilgili türküye eşlik ediyor, ama dinleyeni yok. İnsanlar gizliliğe mahkum, sabah evden çıkarken tek istedikleri şeffaflık ve hukuk; paraya yakılan türküler bile gizli söylenince o aranan tını nerede? Paralar suyunu çekince toplu taşıma vasıtalarının otomatik kapıları bile çarpılıyor insanların yüzüne, şehir evine döner oluyor, müzik yerine yankılanan sadece bir gürültü…

İnsana yansımayan küresel zenginlikler gelir gider, şehir onun hamalı olur. İnsana yansımayan refah tablosu sadece bir grafik göstergesi, şehri süsleyen bilbord olur. İnsanlar uyumsuzluk içinde; kuralsız olmayı bir kazanç biliyor ama yine de sıraya girmek, yetişmek zorunda kalanlar kalabalık. Yönetenler yeni yöntemlerle idare ediyorlar, bilinen yöntemlerin yeterliliğini sağlayamayınca. Halbuki bilinendeki başarı doğru tarifi yapar, normal olanı oradadır.

Böyle yaşam kurgusundan ne çıkar? Sinir, stres, anlayış bozukluğu… Böyle yaşam kurgusuna karşı muhalefet eleştiri getirmek istemiyor. Çünkü sıra ona gelince aynı yöntemi izleyecek. Siyasetçi kendi jargonuyla ayrıca bir algı oluşturma peşinde gibi. Akademisyenler tercümeleri referans veriyor, meşguller. Bürokratın önünde dağ gibi idari işlerin yazılı olduğu kağıtların tutturulduğu sümenler var, imza ile geçecek bir mesai.

Camide bir salâ okunuyor, mevtanın cenazesi için ihtiyarlar kulak kabartıyor, kim diye, nerede diye. Çocuklar ezber derslerine başladılar bile, bugün her biri yüzer, belki iki yüzer değişik tipte soru ezberleyecekler. Servislerle götürülüp getirilen çocuklar vakit buldukça sanal oyunlar oynuyorlar, geleceğe yetişmek için hazırlanıyorlar.

Devlet kütük metalleri ithal ediyor, planlar ve çizimler yurtdışından gelmiş, ucuz mikroçipi Çin’den getiren gemi limana yanaştı bilgisi gümrük komisyoncusundan henüz geliyor, yirmi dört saat çalışan “cnc” tezgahların yeni vardiya ekibi işe başladı, üretim yapılacak, sonra montaj, satılacak emtia olacak. Reel ekonomi rakamlarına ilave edilecek değer üretimin tüm yapabileceği bu kadar mı?

Bankalar halkı kredi kartı müşterisi yapmış. Kredi kartları üzerinden bir kontrol sistemi kurulmuş. Bu da bir yöntem! Karttan para çekmek için sabah erkenden kuyruğa girecek yaşlıların, kent yaşamına ayak uydurmaktan yoksun şasisi kaymış hat dolmuşunda daha şimdiden ayakta durması belli bir çarpıklığın kanıtı olmaya yetiyor gibi. Ya Rabbim, şükürler önce Sana, sonra Devlet-i aliye!..

Devlet önemlidir bizde. Batı’da tartışıladursun, biz sadakatle bağlıyız, geleceğe devlet eliyle uzanacağız; gelişen devletle…

Bu konunun Muttakilik ile ilgisi ne? “Kent yaşamı başka, din başka” diyenlere ne cevap verilir? Konumuz sosyoloji olsa Giddens’e bakar kurtuluruz, kent kültürünün eleştirisi olsa Harvey’e dinlemek yeterli, küresel düzlemdeki analitik ve politik değerlendirmeleri Fukuyama’dan öğreniriz, ekonomiyi kâhin Roubini açıklar nasıl olsa, sanki Hazreti Peygamberimiz’in (s.a.s.) zamanında yaşamış gibi salya sümük konuşan profesörleştirilmiş bir televizyon şovmeni halkın sorularına cevap verir, o yetmezse cüppeli Hoca veya türkücü Mustafa Topaloğlu birer fıkra anlatır, siyasetçileri sormayın, onlar meşguller, kavga ediyorlar; din başka, devlet başka! “Muttakilik yalan!” Biraz sonra cızırdayan bir hoparlörden benim salamı duyabilirsiniz. Kalbim sıkışıyor, iyi mi?

Aslında her şey sıkışıyor, sıkıştırılıyor, kent kültüründe yaşam koşuşturması imal ediliyor; yapay bir algı sistematiği… Canlılık ve doğallık içinde kanıksatılan devasa sistemler ve halkın koşuşturması. Doğallık üzerinden salgılanan yapay algıya rağmen gelişiyor yaşam.

Eğer kütük metali üretmek için nükleer santral yapar gibi stratejik atılımlar yapan çıkmazsa, devlet bu işleri kolaylamazsa, kendi tenceremizi kendi çeliğimizden yapıp içine kendi tohumumuzdan yetiştirilmiş sebzeleri koyup yemeğimizi pişiremezsek; işler yolunda nasıl olacak? Tohum mu, sebze mi, tencere mi, metal mi, vergiler mi, kent kültürü mü, dolmuşa sıkıştırılıp sinirlendirilen Cemal Amca mı bir Muttakilik konusu değil? Neyle ilgileniyoruz biz? İşlerin geri planındakileri organize edecek iradeyi koymanın yollarıyla ilgilenmenin Muttakilik olduğunu söylemek mi yapay? Gündüz fakirlik maaşını alıp gece namazına kalkan Cemal Amca açmış ellerini dua ediyor: “Allah’ın bizi bütün kötülüklerden ve görünür görünmez belalardan muhafaza eyle…” Ne biliyor, ne demek istiyor Cemal Amca? İki dünyayı mı, bu dünyayı mı, küreselliği mi, devletler sistemini mi, kent dinamiklerini mi biliyor?

Bir çarpıklık var, biliyoruz. Ama ne yapıyoruz? Kalabalıklar nereleri dolduruyor, darlıklar nerelerde yaşanıyor, doğrular nerelerde, olanlar neler?.. Neyse, bir koşuşturmacadır gidiyor!

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.