Kent Yaşamı ve Biz

Bizler liberal kapitalist demokratik bir sistemle, başka toplumlarla entegre, daha çok kentlerde yaşam süren insanlarız. Baskın küresel yapının gereklerini yerine getirebiliyoruz. Giderek nüfus artıyor, kentler kalabalıklaşıyor, paranın her şeyin önünde koşmasını isteyenlerin sayısı artıyor… Kentler bizi boğmadan, birer savaş alanı olmadan, yeterince zaman önce gerekli tedbirleri alabilecek miyiz? Bir adım daha ileri gidip sormak istiyorum: Bu sinir, kibir, vurdumduymazlık, çıkarcılık, biraz da düşüncesizlik daha da artarsa, çok mu mutlu olacağız?

Yaşıyorsak başka çaresi yok!

Eğer gidişat kentlere yığılmaya yöneldiyse, sorunlar daha da karmaşık hale gelecekse, tedbirlerimiz, projelerimiz yeterli mi? Haletiruhiyemiz nasıl? Şu ankinden başka seçeneklerimiz ve hayallerimiz varsa, neden işe kendimizden başlamıyoruz? Meyvesini kendimiz göremesek bile çocuklarımızın yaşayacağı ortamı bizler hazırlayamaz mıyız?

Önce farklı cepheden bakalım: Sizce sorumluluklar yerine getirilmez ise varılacak nokta neresidir? Şimdikinden daha iyi bir yere ulaşabilmek için işi kendi akışına mı bırakmak gerekir; yoksa bir “üstün iradeli insan” olarak organize, planlı, programlı, disiplinli ve sorumluluk sahibi mi olmak gerekir? Kendi yapacaklarımızı bizim için kim gelir yapar ki? Yanlışı düzeltmek daha zahmetli değil mi?

Kapitalizm bir çubuğa sarılı pembe pamuk helva ve lunaparkın korku tünelinin parkuru gibi kaçınılmazdır. Oyunu kuralına göre oynamayı bilmezsek elimizdekiler de gider… Küresel sistem, siz daha farkına bile varamadan, adeta toplumları zemberek gibi kurarak, gecenin ve gündüzün gizemine çökerek, sinsi bir şekilde sızarak kolay yönetebileceği ve üretim-tüketimini artırabileceği ortamları yeşertmeyi başarabilecek güce sahiptir. Ancak bireysel değerlerimizi zamanın temposuna göre geliştirmeyi düzenleyebiliyorsak evimiz, kentimiz, ülkemiz bir huzur ve güven ortamı olur. Eğer bir düşman varsa artık karşınıza silahını alıp çıkmayacaktır, beklemeyin! Sinsi taraf istediği şekildeki başkalaşmamızı yine bizleri kullanarak başarma yolunu seçecektir.

Çerçevenin çizilmesi

Şimdi de bazı temel referansları ve bilgileri sıralayalım:

  • Gelecek gitgide küresel ölçekte değişik kesimleri mega kentlere hapsedecek. Bizde buna aday kent belirgin şekilde İstanbul’dur ama ülke ölçeğinde bütün kentleri birer cazibe merkezi yapmak istiyoruz. O halde hemen hepsi aynı önemdedir.
  • Antik olanlardan modern dünyanınkilere değişmeyen ilke; kentler beşere kural koyar.
  • Medeni, kültürlü, insana yakışır refaha ermiş ve güvenli olmanın toplumsal göstergesi ancak kentlerde ortaya çıkar.
  • Kentte yaşayan ve yaşayacak çocuklar ailede, okulda ve dış mekânlarda eğitilirler. Bu süreçte her düzensizlik, kuralsızlık ve yanlışlık toplumun giderek karakterine işler; toplumun kültürü, geleneği ve kaderi olur.
  • Bir kentte para harcamaksızın, sadece temel eğitim ve ilgiyle kazandırılan kurallarla toplumun gelişmesi garanti altına alınabilir. Kuralların insaniliği, uygulanabilirliği ve değeri kent ekonomisine katkı olarak döner.
  • Düzenli olanlar verimliliği yüksek sistemlerdir. Bunu (her ne kadar sevmesem de) Fordizm olarak değerlendirmek de mümkündür. İnsanların ve onların kullandığı araç-gereçlerin hareketleri düzenlendiğinde işlevselliği kesintisizleşir ve güven verir. Böylelikle üretim, huzur, kalite vb kazanımlar kendiliğinden gelir.
  • Liberal-kapitalist bir toplumda bir şeyin ölçülmesinde sadece ne kadar para biriktirildiğine değil, temelde ne kadar şık, uyumlu olunduğuna, hatta etrafa kirlilik ve defo saçılmamasına bakılır.
  • Modernizm, kapitalizm ve kent kültürü yorucudur ama çözümü de kendi içinde bulmayı dikte etmektedir.
  • Postmodernizm düzensizlik değil, farklı olanların birlikteliğidir. Postmodernizmi hazmetmek de bir uyumluluk kültürüdür. Kentlerin bu tip mekânları her türlü unsurun ahengini sağlayabilmelidir. Bunun için kent sakinlerinin değerlerinin yüksekliği önemlidir.
  • Kentte beşeri düzensizlikleri ve kargaşayı bir “öfke kontrolü” başlığı altında görmek acizliğin ta kendisidir.
  • Hızlı hareket etmek ve koşturmak en son çaredir. Yanlışlar işlerin zamanında ve temposunda yapılamamasındandır. Asıl normal düzen; düşünüp, planlayıp, düzenleyip yapmak ve bütün toplumun senkronize ve harmoni içinde olabilmesidir.
  • Zenginlik bir yere kadar yeter ama refah ve güvenlik içinde olmanın başat unsuru değildir.
  • Bireylerin kalitesi toplumun kalitesine yansır.
  • Eğitilmemişlerin yaşadığı yerde kaos kaçınılmazdır. Ancak eğitim “insana özel” olmalıdır.
  • Medya en etkili öğretmenlerdendir.

Bu gibi temel konuları daha uzun şekilde listelemek mümkündür. Soru şu: Peki, bu konu bu kadar önemliyse, toplumsal hiyerarşimizde bu önemli işi kim, nasıl, ne ölçüde yapıyor? Şimdi işlerimiz ne denli doğru yürüyor? Kanunsa, kuralsa, tedbirse, çareyse, eğitimse ve her ne ise; yapılanlar doğru mu, yeterli mi? Sonucu para kazanmak değil de “insana yakışır” gerçek değer üretimi mi?

Biz ne demek?

“Biz” ne demek oluyor? Biz kimiz? Başkalarından bir şey beklemeyelim! Doktor, hemşire, polis, savcı, hâkim, esnaf, politikacı, başkan, delege, temizlikçi, öğretmen, mühendis, müdür, gazeteci, aktör, senarist, imam bizden değil de başkası mı? Biz neysek bizi yöneten de o değil mi? Bir derece bile olsa, zaman içinde bile olsa, istersek işlerin gidişini doğru tarafa yönlendiremez miyiz? “Yerim dar, yerim dar!” demeyelim, bir yerinden başlayalım, başkasına örnek olalım ama önce “biz” başlayalım.

“Biz demekten kastedilen ulus ise şimdi sırada ne var?”[i] başlıklı yazımda biz’in sıkıştırılarak sistemleştirildiği şekli uzun uzadıya açıklamıştım. Örneğin bizde bir huzursuzluk varsa daha tanımdan yola çıkıp çözümü tekrar aramak gerekebilir veya restorasyon için kollar sıvanabilir. Bu elbette çok stratejik bir husus! Biz şimdi yine günlük yaşama ve bireysel sorumluluklara dönelim.

Bize kentte yaşamayı kim öğretecek?

Bakın, konular ne kadar basit! Aşağıdakiler birer örnektir:

  • Yaya geçidinde karşıdan karşıya geçerken nasıl davranılacak? Araç sürücüleri ve yayalar için kurallar neler?
  • Araç sürücüleri nelere dikkat edecek?
  • Çöp yaratma, atma nasıl olacak?
  • Yürüyen yolda ve merdivende nerede ve nasıl durulacak?
  • Kaldırımda ve yaya yolunda nasıl yürünecek, durulacak, dönülecek?
  • Sinemada, tiyatroda, konserde nasıl hareket edilecek?
  • Restoranda nasıl davranılacak?
  • Sıraya nasıl geçilecek ve sırada nasıl durulacak?
  • Yürünürken veya dururken nasıl yere çökülecek veya eğilinecek?
  • Ses kontrolü nasıl olacak? Münferit yükümlülükler neler?
  • Toplu taşıma vasıtalarından yararlananlar nasıl hareket edecekler?
  • Kent trafiğinin işlemesinde bireylere düşen yükümlülükler neler? Acaba yerine getiriliyor mu?
  • Yaşlılara ve hanımlara nasıl saygılı olunacak?
  • Birbirimize içten nasıl gülümseyeceğiz, art niyet olmaksızın nasıl selamlaşacağız?
  • Başkasına nasıl yol vereceğiz?
  • “Yol yordam bilmek!” denilen şey nasıl öğrenilecek?

Başka şeyler de var. Bireysel düzeyde bedenimizin ve iç dünyamızın sağlığını nasıl koruyacağız? Eğer belirli bir gelirimiz varsa ve zaman yaratabiliyorsak (ki işin başı insanın kendine zaman yaratabilme becerisiyle başlar); sadece kendimizi düşünüp yiyeceğimize ve içeceğimize dikkat ediyor muyuz, spor yapıyor muyuz, kültürel aktivitelere katılıyor muyuz, bir hobimiz var mı?

Konuşma şekli çok önemli bir göstergedir. Bebeklikten itibaren öğrenilen her şey konuşmaya işlenir, zihin kelimelerle ve kurguyla gelişir. Kültürlü bir insanın halini en iyi konuşurken anlayabiliriz. Ses tonu, kullandığı kelimeler, cümleler, nezaketi ve asıl önemlisi, her bir durumun gerektirdiği ölçüde yeterli açıklamayı yapıp yapamadığıdır. Kullanılan sıfatlar, zamirler, özneler, yüklemler, zaman ve yer ifadeleri… Kent meydanında durun, insanların konuşmalarını dinleyin: İyi bir diyalog köprüsü nasıl kurulacak?

Egolarımızı nasıl yeneceğiz? Eksiklerimizi nasıl göreceğiz? Açıklarımızı nasıl kapatacağız? Bunlar için benim “Vicdan Eğitimi”[ii] şeklinde açıkladığım bir anlatım var. Tekrar etmek istemiyorum. Ama şu bir gerçek ki, insanlar ana rahmine düştüğünde yaşam başlıyor, her şeyi o andan itibaren başlatacak bir ortam ve sistem kurmak şarttır. Kent bu konuda yardımlaşmada, organize olmada en uygun yerdir.

“Mükemmeliz,” denecek cevaplar arıyorum. Yaşadığım toplumun da diğerlerine örnek olmasını istiyorum.

Eğer;

  • Öncelikle bir mikro-kent olan evde işler uyumlu, değerli, kurallı, düzenli ve yakışır haldeyse,
  • Aileler sorumluluklarını ve yükümlülüklerini bilen insanların kurumlarıysa,
  • İşlerin kendiliğinden ahenkle yürümesini temin edebilecek işbirliği ve koordinasyon kültürünü yerleştirebildiysek, hak ve adalet içimize işlemişse,
  • Anlayışlıysak, sabırlıysak, sakinsek, alçakgönüllüysek, sevecensek, hayatı seviyorsak, mutluluğu yaratabiliyorsak, azla yetinmeyi becerebiliyorsak,
  • Zalim, kibirli, vurdumduymaz, ihtiraslı ve tatminsiz değilsek,
  • Parayı diğerlerinden acele davranarak kapmak yerine (ki bunun için kentte her aktivite hızlandırılır, olmadık yollara sapılır) insanca kazanmanın ve haklı yollarının olduğunu ispatlayabileceksek,
  • Huzur ve güvenin kaynağının insan olduğu biliyorsak ve bunu koruyacaksak,
  • Seyredeceğimiz kanalı, oynayacağımız oyunu, okuyacağımız kitabı doğru seçiyorsak,
  • Ve sağlıklıysak, sorun ne?

Bozan da, yapan da “biz” değil miyiz? O halde şunu söyletirler: “Bir türlü biz olamıyoruz!” Yapmak varken bozmak niye? Yapmak için planımız ne, tedbirimiz ne, acaba neleri düzenledik?

Bize paylaşmayı mı öğretemediler. Anasınıfı ders defterinin planında olan bir konudur: Paylaşmak! Ama eğer bir kesim vergi bile vermemeyi hak biliyor, kavga çıkarmayı gelir kapısı görüyorsa, bunun kültürünü geliştirmişse, “toplumsal mafya” düzenini legalize etmenin yollarını bulmuşsa ve hatta politikası buysa; diğer kesimin günahı ne? Bu tip huzursuzluk kaynağı olanlara bir çare üretilmelidir. Çarenin ilk adımı eğitimdir. Nasıl sinsi küresel yapılar işleri kendiliğinden yapmayı beceriyorsa, yöneticiler de bunu halledebilmelidir. Kentlerin işgalciler tarafından bozulması, bozulmanın salgın hastalık haline dönüşmesi engellenmelidir. Haklıyı ezdirmek, sesini yükseltmeyeni, mazlumu gözetmemek çare değildir. Mazlum edebiyatı yapmak da gelip geçicidir. Yöneticinin elkitabındaki birinci madde şunu der: Hak ve adalet!

Kentte yaşamı kim düzenleyecek?

Bu kez temel sorular şunlar (lütfen dünyada bildiğiniz bir mega kenti gözünüzün önünde tutarak okuyun):

  • İşsizlik nasıl halledilecek?
  • Paylaşma nasıl sağlanacak?
  • İş yeri, ev, alış-veriş yerleri, okul, hastane, spor tesisleri vb arasındaki bağlantılar verimi artıracak şekilde nasıl düzenlenecek?
  • Kent yöneticileri yolları, şeritleri, kaldırımları, geçitleri nasıl düzenleyecek?
  • Çöp toplama, yeniden işleme nasıl olacak?
  • Toplu taşıma vasıtaları nasıl işleyecek, yöneticilerin bu konuda yaptıkları yeterli mi?
  • Yöneticiler imar işlerini kent düzeneklerini düzenleyebiliyorlar mı, işletebiliyorlar mı? Şu çıkarcılıkla imar dengesi nasıl kurulacak?
  • Şeritler, çizgiler, sinyaller uygun olacak mı?
  • Hastaneler, klinikler insana değerince ilgi gösterecek mi?
  • Koruyucu sağlık konusu sağlıktan önde tutulabilecek mi?
  • Medyadaki düzenlemeler insanı yüceltmeye yönelik mi?

Eğer “benimki güzel” diyorsanız, o halde bilinen gelişmiş kentlerdekiler neye benziyorlar? Oralardakileri kimler, kaça, ne zaman yaptılar?

Eğer;

  • Okullarda kent kültürünün gerekleri öğretilecekse,
  • Her şeyin para için olmadığı kabul edildiyse,
  • Seçilmişler işinin hizmet olduğunu biliyorsa,
  • Atanmışlar aldıkları ücretin (ki aslında vergilerden toplanır, bu para da çalışanın hakkıdır) karşılığını veriyorsa,
  • Önce metaya değil, insana değer veriliyorsa, sorun olur mu?

Ne yapacağız?

Önce “biz” olacağız. “Üstün insan” olduğumuzu hatırlayacağız. Olması gereken şekildeki eğitime önem vereceğiz. Bize başka şeyler dayatılsa dahi, en başta çok okuyacağız, araştıracağız, düşüneceğiz, yaşamımızda düzeyli tartışmalar yapacağız. Topluma yararlı olmanın yarışını yapacağız.

Polis sayısını artırmak, her yere kamera koyup gözetlemek de kent kültürünün bir tedbiridir. Ama bunun işleticisi de biziz! Önüne geleni cezalandırmak da işten kabul edilir. İşin sahibi biz değil miyiz? Bireylere eşit mesafede duramıyorsak, diğeri bizden değil mi?

İnsanların önüne “bu da hayatın bir gerçeği” yaklaşımına sığınarak kavga, gürültü, alnı çatık görüntülü insanlar, öldürme, nefret sahneleri dolu filmler, oyunlar, haberler koyuyorsak, gerçekten iyi mi yapıyoruz? Tedbirimiz bu mu? İnsana ilişkin beklentimiz nedir? sürekli sansür ve ceza ile işlerin yürümeyeceğini biliyoruz artık. Ama “her işi kendimizeymiş” gibi düşünelim, ne olur? Çünkü örnek ürünler üretiyoruz!

Bakınız, çok basit bir kural daha var:

Yaşı ilerleyenlerin mecali, çok kimliklilerin kimlik takıntısı, küresel sermaye olanların duyguları kalmaz; eğer değerleri için savaşacaklar varsa; toplumun orta ve alt kesimi, orta yaşlı ve genç nüfusu ile kendini bilen insanlarıdır. Yaşlılara tecrübesini soralım, kimlik sorunu olanları seçelim, küresel sermayedarla mesafeli olalım, birbirimizle de iyi geçinelim! Bunları uygularsak kentimiz giderek yaşanır olacaktır. Bizler de layık olduğumuz yerde yaşamış olacağız!

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.