Mega-Kentlerin Oluşum Sorunları ve Çözümleri

Bu yazıyı okurken aklınızın köşesinde gelecekte küresel kent olmaya aday İstanbul’u sürekli tutalım. Kendimize, vizyon, planlama, yönetim, liderlik, görünen ve olası sorunlar nedir, diye soralım. Kolaylıkla görebileceğiz ki, düşünce kolajlarına yeterince sahibiz. Acaba gerekli olan irade için kültürel altyapımız mı eksik, yoksa odaklanmada mı güçlük çekiyoruz? Dolayısıyla bu yazı bir ölçüde bize ne olması gerektiğini gözden geçirmemiz için bir fırsat verecektir.

Bugün dünya nüfusunun yarısı kentlerde yaşarken 2030’larda yarısından fazlası, %60 kadarı kentlerde yaşayacak. Gelişmekte olan ülkelerin kentleri daha fazla dikkat çekiyor; hem büyüyecekler hem de tedbirler alınmazsa birer sorun yumağı olacaklar. İşlerini doğru yapan kent dinamikleri ve yöneticileri kalkınmışlığa daha büyük bir ivme kazandırabilecekler. Öyleyse kentler kalkınmışlık için aynı zamanda ve geçmişten daha fazla oranda, birer araç durumunda olacaklar.

Kentler fazla büyüyorlar ve çok daha dinamikler. Hızlı ve büyük göç alan kentlere ve planlı şekilde mevcut yaşam alanlarına ilaveler yapılması gerekmektedir. Mevcutların ise restorasyona ihtiyaçları vardır. Belki ilk bakışta insanların tatminsizlikleriyle ortaya çıkan ihtiyaçları tarif etmekteki hesapsızlık doğabilecek olumsuzlukların da sebebi olacaktır. Bir kentin diğerine benzemek zorunda olan yönleriyle kendine özgü küresel bir yaşam kültürü ortaya çıkmaktadır. Bu durumda insanımız ne yapıyor? Sadece şikayet mi ediyor?

Bunun bağlamında insanın çoğunluğunun yaşadığı kentler bugünden farklı ele alınma ihtiyacı duyan en öneli yerlerdir. Ama önce olabileceklere doğrudan etki eden faktörler olarak ekonomik kalkınmışlık ve coğrafyanın dikte ettirdiği zorluk sahalarını saymamız gerekmektedir. Geriye işin yönetim formülü ve liderlik perspektifi kalmaktadır. Yerel yönetimler bu anlamda gerekli önlemleri almalı ve hazırlıkları yapmalıdır. Ama nasıl? Belki ilk ağızdan söylenebilecek konu, yerel yönetimlerin kararlarda daha güçlü olmasıdır.

Getto görünümlü kent ile süper kent arsındaki farkı yaratan ilk işlev kalkınmışlığın halka yayılıp yayılmadığı hususudur. Akıllı ve dengeli bir büyüme için kent sakinlerinin ekonomik kalkınmışlıklarını sağlamak gerekmektedir. Sürdürülebilir bilinçli yapıyla yüklü bir yönetim ve gelişme programı için ilk dikkate alınması gereken konu bu yönde olmalıdır. Kentte yaşayanları fakirleştirerek olumlu bir büyüme tarif edilemez. Bu durumdaki bir kentin çarpık gelişmesi çok doğal görülmelidir. Yöneticiler ve liderler buna çözüm üretebilmelidirler.

Örneğin, yeni bir göçle gelenler mevcut kent sakinleriyle gelişkin bir sistem içinde kolay uyum sağlamalı, diye düşünülüyorsa, bunun altyapısı mutlaka inşa edilmiş olmalıdır. Bunun için gerekli mekanizmalar kurulmalı ve işletilmelidir. Kontrolsüz bir yapıdan asla söz edilmemelidir. Gelenlerin konut edinme ve iş yapma süreçleri incelenmeli, kolaylaştırılmalı ve hatta garanti altına alınmalıdır.

Küresel büyüklüklerde kentin ülke içindeki rekabet gücünün pek önemi olmayacaktır. Kentin küresel rekabetteki yeri, başka ülkelerdeki kentlerle olan ilişkileri çok daha önemsenen bir konu olacaktır. Bu nedenle akıllı planlama için küresel rekabeti teşvik eden sistemler kurulup işletilmelidir. Neler desteklenebilir? Elbette kent, doğal ve coğrafi analizler de dikkate alındıktan sonra, küresel fırsatları gerçekleştirebilecek bir platform haline dönüştürülmelidir. Ekonomik değeri olan en kritik noktaların belirginleştirilip korunması sağlanmalıdır. Ekonomik anlamı olan sahalarda şeffaf, demokratik ve analitik derinliği olan işletim tarzları teşvik edilmelidir. Bu fikir bizi inovasyon merkezlerinin inşası modeline götürür.

İki önemli kalkınma modelinin karşılaştırmasını yapalım. San Francisco ile Şangay örnek olabilir. Biri Silikon Vadisi içinde küresel zenginliği yaratan bir alandır, diğeri ise ucuz iş gücünü üreten ve pazarlayan kapsamlı bir fabrika ve ticaret merkezi mantığına dayandırılır. İlk olanın sürdürülebilirliği daha belirgindir; yazılımı, sistemleri, modelleri, dizaynı, yenilikleri projelendirir ve üretir, ve hatta patent ve telif hakkına sahip olur. Diğeri ise bunları tatbik eder, hamaliyesini gerçekleştirir ve servis vermek zorundadır. İkisi de para kazanır. Ama hangisi daha uzun zaman diliminde varlıklı ve yaşanabilir bir kent olur ve hangisi başka bir kentle ikame edilebilir? Eğer bugün Şangay varsa yarın başka bir fabrika ve ticaret merkezi hüviyetine sahip kent kurmak mümkün olabilir mi?

Bir diğer örneği ele alalım. Dubai bugün uluslararası turizm ve ticaret için bir çekim alanı gibi görülüyor. Ama hemen herkes biliyor ki, orası yapay bir kent. Bunun sürdürülebilirliği sürekli tartışma konusu olacaktır. Eğer küresel hizmet için aynı hüviyeti daha düşük gelirle sürdürmeye kalkar ise bu kez dengeler giderek bozulur ve kent mevcut yapıda kalmaya başlar, kendini yenileyemez. Bu da terkedilmesi anlamına gelir. Demek ki, sürdürülebilirlik için sadece inşaat sektörünü gelişme noktası olarak görmek yeterli olmayacak, daha çok akıllı gelişme sisteminin doğal iklimini inşa etmek gerekecektir. Bu daha bütüncül ve bilgi ile harmanlanmış bir stratejinin belirlenmesi anlamına gelir.

Gelecekten bahsediliyorsak, kalıcı ve kapsamlı çevre planlamalarına ihtiyaç duyulur. Çevreye ilişkin somut sonuç getirebilecek çözümlerin ele alınmadığı sistemlerin zaman içinde bir tür kanser hücresine dönüşebileceğini kabul etmemiz gerekmektedir. İnşaata ve endüstriye bağlı büyüme planlarının en önemli darboğazı burada ortaya çıkar. Çünkü imar, atık ve rant gibi meseleler giderek büyüyen yıkımların ve kirliliklerin de sebebidir. Hatta insan için yaşamsal olan tarım, hayvancılık ve su ihtiyacının karşılanması bakımından çok önemli olan potansiyel heba edilmeden hesaplar yapılmalıdır. Örneğin yakın zamanda Türk televizyonlarında Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın bir reklamı gösteriliyor. Tarım alanlarını imara açmadan önce bize danışın, diyor. Düşünün!

Bu anlamda serbest piyasanın getirdiği imkanlardan doğabilecek olumsuzluklar için değil, olumlu yönelimlere açıklık getirmelidir. Örneğin teşvikler, politik girdiler, çevre düzenlemeleri ve standartların belirlenmesi birer suistimal alanı oluşturmamalıdır. Düzenlemeler yapılmadı ise anonsların bir anlamı yoktur. Merkez yönetimler yetersiz ise yerel yönetimle bu hususları dikkate almalıdır. Çünkü kenti büyütmek isteyen içinde yaşayan insanlar olmalı ve orada aç kalmamayı kendileri istemelidirler.

Bir başka konu da trafikle ilgilidir. Akıllı trafik anlayışı nedir? Çarpıklıkların olduğu kavşağa bir akıllı trafik ışığı bağlamakla bütün sorun alt edilebilir diye düşünülürse, bu en kötü durum olur. Bugün bazı Avrupa ve Amerika kentlerinde insan elinin değmeyeceği türden ulaşım sistemleri üzerinde durulmaktadır. Belki bu en iyi yoldur. Çünkü insanın olduğu yerde çok başka tercih sebepleri ortaya çıkmaktadır. Ancak makineler cıvataları sıkılmış şekli bilir ve bunun üzerine çıkamaz.

Kentin sağlıklı büyümesi için diğer bir konu da nitelikli insan gücünü kullanmakla ilgilidir. Kentin ekonomik açılardan yatırım çekmesini yetişmiş-nitelikli insan gücü ile yürütmeyi sistemleştirmek gerekmektedir. Bu hem hazır/yetişmiş insan gücünün alınması hem de gerekli insan gücünün yetiştirilmesi anlamı taşır.

Nitelikli insan gücü yetiştirmek için gerekli olanlar; insan gücü projeksiyonları, iyi eğitim kurumları, üniversiteler, araştırma enstitüleri, teknolojik yerleşkeler, sermaye-finansman desteği, yazılım ve endüstriyel şirketlerin varlığı ile bütün bunların uyumlu çalışmasını sağlayan altyapı alanlarıdır. Belki işin en profesyonelce aşılması gereken engeli bu alandadır.

Her şeyin hazır halde olduğu düşünülen bir yerde yerel ve merkezi yönetimlerin uyumuna dikkat etmek gerekir. Eğer merkez yerel yönetimi kendi çıkarına kalkınma zemini olarak kullanmaya öncelik verdi ise durum farklılaşmaya başlar. Bu en başta liderlik ve yönetim süreçlerini baskılar. Konu giderek vergilerle ilgili hale gelir. Merkez, vergi gelirlerini kendisi kullanmak için kentleri bir araç olarak ele aldığında bunun anlamı başka olur. Yerel yönetimlerin kullanabildiği vergi gelirlerinin planlı büyüme için ihtiyaç duyulan zeminin inşasına göre bölüştürülmesi gerekir. Bu gelirleri uygun bölüşme yöntemi aynı zamanda merkezden öngörülen ihtiyaç fazlası veya atıl kapasitenin bertaraf edilmesi için de işlerliği olan bir çözüm geliştirir. Her iki sistem, merkez ve yerel sistem, birbirini tartarak gelişmeye imkanı bulur.

Her işin başında yöneticilerin ve liderlerin vizyoner olması gerekmektedir. Doğru vizyon doğru görüşle açıklanabilir. Hem mevcut sorun ve ihtiyaçları hem de gelecekte ne olunabileceği detaylı hesaplamalara dayandırılmalıdır. Ekonomik büyümenin yanlış yönlerde olması ve ihtiyaçların giderilmesinde geçici sayılabilecek çözümleri ele almak demek, başarı elde etmek anlamına gelmeyebilir.

Liderlik ve yönetimden bahsediyorsak politikanın işleyişi bağlamında birkaç söz etmemiz gerekecektir. Evvela merkez-yerel yönetimler konusunun yasalardaki karşılıkları anayasadan başlamak koşuluyla düzenlenmiş olması gerekmektedir. Eğer büyümeyi engelleyen bir yapı varsa bunun düzenlenmesi, öngördükleri projelerin karşılığı olarak seçilmiş politikacıların yasal düzenlemeler açısından gösterecekleri çabaya bakılır.

Şöyle bir uygulama var; politikacılar bir yöneticide olması gereken niteliklerle yüklü değillerse, daha çok danışmanlarına yüklenmektedirler. O zaman liderlik ve yönetim sisteminin doğal politik seçim işleyişi ile daha sonra atanan danışmanların öngürdükleri yapay çalışma paterni arasında bir çatışma biçimi ortaya çıkmaktadır. Projeler meclislerin işleyişiyle değil, önce danışmanların maharetiyle pişirilip ortaya konmaktadır. Bu ileri demokrasilerde dengeleri gözetilerek işletilen bir sistemken, demokrasinin yeterince hazım olmadığı yerlerde önemli bir sorundur. O halde büyümeyi hedefleyen kentler için liderlik, yönetim ve politika bahsi belirgin bir düzenleme ve kültür konusudur.

Kentlerin kolay yaşanabilir ve çok üretebilir olmasının, verimli ve cazip olmasının, büyümeyi ve tatmini yaratmak için gerekli nitelikli insanları çekebilmesinin en önemli koşullarından biri az enerji ve bütçe ile çok fazla üretim yapılabilir olmasıyla ölçülebilir. Sözü edilmesi gereken tasarruf konusu budur.

Örneğin, kent merkezlerindeki caddeleri iş adamlığı tartışılır kişilerin idaresine vermeyi belediyelere gelir elde biçimi veya politik güç elde etme yolu olarak düşünenler, o kentte huzurla yaşanabilir olma ölçütünü hem maddi hem de manevi bakımdan çekilmez kılmaktadırlar. Kentin gelir getirmesine dönük büyük sermaye aktarımlarıyla meydana getirilen stratejik projelerine, yerel yönetimlerin kendince ama basit bazı uygulamalar getirmeleri bir tür handikaptır.

Bu ve benzeri örnekler küresel sermayenin kente gelmesine ve sürekli kalmasına engel konulardır. Bu tür engeller verimliliği düşüren ve hatta anlamsız görülebilecek türden çabalardır. Verimliliğin olmadığı yerde gösterişle yapılan tasarrufların yeri yoktur.

Sonuç yine rant ve tatmin bekleyen kentliden, hatasız bir sistem kurmanın yaratıcı liderliğini yapmayı ümit eden idealist politikacıya kadar dağılım göstermektedir. Çözümler çeşitli kesimlerin beklentilerini yönetmekle, onların arasındaki çarpıklıkları gidermekler, şeffaf yönetim anlayışıyla ve adaletli davranış göstermekle ilgilidir. Bütün bunlar tasarrufun ideal şartlarını da hazırlamış olan konulardır.

Sorunlar önce merkezde tam tartılmamış bir bütçe yapıp, sonra merkezden izinle gelecek devlet saymanlarını ve denetçilerinin raporlarıyla çözülemez. Bilakis ihtiyaçların belirlenmesinden, projelerin bütçelenmesine ve iş yapılırken başında durmaya, denetimleri ise işin sahibi olan kentliye dayandırmaya önem verilmelidir. İsrafın sistemleştirildiği bir yerde mi tasarruf aranmalıdır, yoksa verimliliğin sistemleştirildiği bir yerde mi?

Küresel kentler için dış kaynak kullanımı önemli bir noktadır. O halde yerel yönetimde bulunanların dış kaynak konularında yeterince bilinçli ve pro-aktif olması gerekmektedir. Dış kaynaklarla gerçekleştirilen projelerde kent hassasiyetlerinin ne açılardan şekillendirildiği hususunu gözardı etmemek gerekir. Kaynak kullanımları konusunda dışarıdan bakanların beklentileri değişik olabilir. Hatta bu beklentiler özellikle israfın ve başarısızlığın gelişmesi doğrultusunda bile olabilir. Neticede kaynak transferini yapanlar bulundukları masalarda bir-iki yıl görevlendirilmiş memurlar dahi olabilir. Her şeye dikkat etmek gerekir! Başka amaçlara alet olmamak da tasarrufla ilgili bir bakış tarzıdır.

Tasarrufun bir diğer öne çıkan konusu da enerji ile ilgilidir. Enerji kaynaklarını ellerinde tutanlarla enerji bağımlısı olan kentlerin farklı politikalarla yönetildikleri bilinmektedir. Ama her iki durumda da küresel kaynakların büyük çaplı insan ve iş gücü içinde kullanıma verilmesi noktasında dikkat edilmesi gereken yönler vardır. Geleceğe ilişkin düşüncelerde alternatif kaynakları devreye sokabilmek, kaçakları yerinde önleyebilmek ve enerjide teknoloji üretebilmek önemlidir. Kuru kuruya tasarruf mantığı ile enerjiden elde edilecek verimi düşürmek herhangi bir iş değildir, olsa olsa iş yapıyor görünmenin bir yöntemidir.

Teknoloji, verimliliği ve aynı zamanda tasarrufu artırır mahiyetteki önemli bir konudur. Küresel kentlerin kendi teknolojik altyapısı hazırlayamaması demek, teknoloji bağımlısı olması demek olur; ki bu durum sürekli ikinci sınıf teknolojilerin kullanılması anlamına gelir. Halbuki teknoloji üreten hem birinci sınıf teknolojiyi kullanır hem de diğer kentleri ve sektörleri destekleyerek topyekûn verimliliği artırır. Silikon Vadisi’nin sadece San Francisco’ya değil, aynı zamanda Amerika’ya ve hatta diğer bütün küresel kentler için belirleyici olması bu sebeptendir.

Bilgi çağında veri hazırlama, depolama, aktarma ve kullanma gibi konular yadsınamaz değerdedir. Kentlerin bu yönde birer stratejik üs, sinerji merkezi olması kaçınılmazdır. O halde kent işletim sistemlerinde veri tabanının doğru işleyen şekilde kurulması tasarruf ve verimlilik gibi konularda temel işlev olacaktır. Örneğin Seul’un bu yöndeki çabaları dikkat çekici görülmektedir.

Aslında kenti mega-kent statüsüne değiştirmenin projesini yazmaktayız. Bu her türlü detayın bağlayıcı ifadesi olmaktadır. Belki burada bu işin psikolojik tarafıyla destekleyici ögeleri hatırlamamız gerekmektedir.

Değişim, bulunulan noktadan rahatsız olmak kadar geleceğin ihtiyaçlarını doğru okumaya da dayanır. Ama neticede değişim, birinin kendisine iş çıkarması ve tabu olmuş çoğu farklılığa hazırlanmak anlamına gelir. Genelde statükocular (ve muhafazakarlar) alışılagelen işlerin devamı için direnirler. Bu doğal bir tepkidir. Geleceğin kent liderlerinin sahip olması gereken özelliklerinin başında ise esneklik gelir. Lider değişime herkesten çok ihtiyaç duyan olmalıdır ve yerel yöneticileri lider bu yönüyle etkileyebilmelidir.

Değiştiriyorum derken bozmak da mümkündür. O halde işin içine en başta hesapları iyi yapılması girmektedir. Değişim bir macera ve çıkar vesilesi olmamalıdır.

Yeni çağa hazırlanılması bakımından en iyi örneklerden biri Singapur’dur. Singapur’un kurucu (yakın zamanda vefat eden) başkanı Lee Kuan Yev’in vizyonu üniversitelerde ders olarak okutulacak değerdedir. Sömürgeden çıkan bir kenti dünya merkezlerinden biri haline getirebilmiştir. Bu dönüşümün politik, ekonomik, sosyal ve diğer bütün yönleriyle güçlüklerini düşünürsek, beceriksiz dönüştürücü liderleri daha iyi anlayabiliriz.

Belki başarı öyküsünde Yev’in liderliği kadar, Singapur’un bir kent devlet olmasının da önemi büyüktür. Bu gözle bakılırsa, değişik coğrafyalardaki seçilmiş kent devletlerinin Singapur modeli ile mega-kent haline dönüştürülmesi örneği kullanılabilir. Şehir devletin daha kolay yönetilebilirliği, kentte yaşayan insanların motivasyonu, merkez baskısında uzak kalması, tasarruf ve üretim sistemlerinin sinerjisi, eğitim-araştırma-üretim sistemlerinin kolay bütçelenmesi ve desteklenmesi, seçilen teknolojik ürünlerin üretimi ve pazarlanması gibi çok faktör hesaba katılabilir.

Burada benim tespitim şöyle: Sisteme dahil edilen her şey birbirini desteklemelidir. Biri diğerini kritik etse dahi engellemek için değil daha verimli olması için desteklemesidir. Bu kentte yaşayan sakinler için en başta eğitimli, bilgili ve bilinçli olmayı, doğru güdülenmeyi, aynı amacı kavramayı, çalışmayı istemeyi ve tamamen pozitif olmayı gerektirir. Yani kentler için en büyük destek her sistemdeki gibi insanın tabiatından ileri gelecektir.

Sonuçta şunu söyleyebilirim: İnsanlık için çözüm bekleyen bu mega-kent oluşumlarının gerekliliklerini yerine getiremez isek buna bağlı çığ gibi büyüyebilecek sorunların altında kalmak işten bile değildir. Eğer yeterli öngörülerde bulunulamaz, gerekli düzenlemeler yapılamaz ve insanlarımız buna hazırlanamaz ise içinde yaşanmaz haldeki kentlerde şartlar çok daha güç bir yaşam atmosferine dönüşecektir. Diğer yandan bu işleri başarmış başka küresel kentlerin her türlü baskısına maruz kalınması da çok daha başka bir mücadele alanı doğuracaktır.

Ben bir yerel yönetici olsaydım böyle düşünürdüm. Ancak ne yapabileceğim birlikte kararlaştırdıklarımıza bağlı olurdu.

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.