Mutluluk Kenti İçin “Meykırlık Sanatı”

İnsanlara aynı türden bir hayal işlemek mümkün mü? Magazinde yer alan kentleşmekle ilgili albenili görsellerin amacı nedir? Size, “Mutluluk için para kazanmanız gerekiyor, bununla refah ve güvenlik içinde olacaksınız…” denmesi yeterli geliyor mu? İdealinizde neler var? Rantla geçinen mi, yoksa sorumluluk içinde yaşayan bilinçli biri olmak mı? Bu tür sorulara “meykırlık sanatı” ironisiyle açıklık getireceğiz.

Kente Dair Meykırlık Sanatı

Tarihsel algıda insanlar için kent bir ülkedir. Toplumla bazen kent bazen ise ülke devletleri kurmuştur. İleride nasıl bir yapıya girileceğini değişik vesilelerle irdelemekteyim.

Antik anlatımlarda filozoflar, “Bu kent…” der ve bilgece konuşmalar yaparlardı. Şimdinin insanı daha çok politikacıların ve medyanın işbirliğiyle barındırdıkları nüfusa hizmet sunarken ikna edici projelerini ve bu projelere ilişkin bütçelerini işliyorlar.

Soru şu? Eğer siz dünyaya bir ülkeymiş gibi hükmetmeye kalkışsanız neler yapmanız gerekir? Bu büyük sorunun cevabı için kitaplar yazılması gerekir. Ben cevabımı iki üç sayfaya çok beylik içeriklerle sığdırmaya çalışacağım.

Sonuçta her işin bir sanatçısı vardır, bazen zanaatkâr olur. Kentinizi dünya ölçeğinde de görseniz, şimdi oturduğunuz örneğin kasabanızı, mademki insanlar müşterek bir bakış açısıyla çaba sarf ediyorlar; bütün bunları koordine eden, sevk ve idare eden, geleceğe ve gerçekleştirecek projelere hazırlayan, aşırı uçları törpüleyen, ortalama yolu bulduran ve dahi bütün işlerden sorumlu erbaba “meykır sanatçısı” diyorum.

Neticede gönlümüzün, evimizin, kentimizin ve ülkemizin bir anahtarı vardır. Biri anahtarı alır ve içeri girer! Anahtarı biri tasarlar, yapar, başkası taşır, öteki verir ve beriki alır… Meykırlık işi tasarlamada, imal etmede, parlatmada, paketlemede, satmada, saklamada, çalmada, vermede, almada, açmada, kapamada ve her şeyde vardır.

Efendim, bu sanatın çeşitleri var. Ben birkaçını listeleyeyim: İmaj-meykırlık, hayal-meykırlık, idea-meykırlık, para-meykırlık, küresel-meykırlık, rant-meykırlık. İşte bu meykırlıkların hepsine karşı da asıl sorumluluğu üstlenmiş bir muttaki duruşu var.

İmaj-meykırlık

Hazırlanmış bir dizi fotoğraf, üstünde şöyle yazıyor: “Dünyanın en mutlu kentleri…” Peki, fotoğraflar, videolar veya diğer tür görseller inceleyenlere, “Dünyanın en mutlu kenti buralarıymış,” imajını verir mi? Bazı çok satan magazin üreticileri bunu hep yapıyor…

Böyle bir konuda kısaca çalışma şöyle: “Mutlu musun?” diye sorulan insanların verdiği cevaplara bağlı bir tasnif var. Araya birtakım yerinde işleyen sistemler, organize olmuş toplum görüntüsü ve refahı işaret eden rakamlar eklenerek, “İşte burası bir, diğeri iki, üç…” diye listeleniyor. Ancak doğadan bir kareyi ilave etmeden de duramıyorlar.

Hayal-meykırlık

Veya işin içinde “hayal” kurmayı gerektirecek bir çağrışım var. Biliyorsunuz hayal, fiziksel dünyada gerçekleşenlerle bireyi eğiten ve geliştiren bir olgudur. Hayale, “geliştirilmiş yaşamda kalma mekanizması,” diyenler de vardır. Yoksa bu hazırlanmış bir dizi fotoğraflı magazin diğerine göre farklı olan başka beldelerin değişimine katkı sağlamakla ilgili mi?

İdea-meykırlık

Diğer bir soru da Batı’nın düşünsel zeminine ait olsun: Dünyanın mutluluk endeksinin kentlere dayalı hesaplanması Aristo’nun kent (polis) ve kırsal (themites) anlayışıyla ne derece bağdaşır? Batı toplumu bu idealine ulaşabildi mi? Belli ki o zaman için böyle bir düşünce geliştirilmek durumunda kalınmıştı.

Aristo kenti surlarla çevrili zengin bir diktatörlük merkezi olarak değil, o zamanın bilgisi çerçevesinde insanlık idealine göre sistemleştirilmiş demokrasi merkezi halinde tasarladı. Kentin yönetim işlerini halkın önünde tartışılır kurmak, askerleri yayılmacı değil sınırları koruyucu, halkı ise hiyerarşinin en üstünde seçkinler, en altında köleler olacak şekilde istemişti.

Hepimizin hayalinde bir kent vardır. Bireysel, toplumsal ve fikirsel olması yanı sıra, bir dönem için idea olarak işaret edilmesi de söz konusudur. Bu bakımdan Aziz Pavlus Yahudiler, “Burada kalıcı bir kentimiz yok. Ancak gelecekte olacaktır. Onu arayın…” demişti.[i] Bu aranacak şey sadece bir toprak parçası değildi, yeni bir yönetim erkiydi. Amacı da dünyayı yönetmekti. Bilinen “Vaat edilen Topraklar” Aziz Pavlus’un ikna etmesi neticesinde öncelikle bir Roma, daha sonra Şarlman’ın gayretleriyle Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, dolayısıyla ilk Avrupa ve Atlantik’in aşılmasıyla en son Batı Dünyası olmuştu.

Mezopotamya’da ilk büyük kentler kuruldu. Asya steplerinde yaşam otlaklara bağlıydı. Göçer kentler kuruluyordu. Batı’da ise Mezopotamya’ya benzer yapıların sistemleşmesi söz konusuydu. Batı geliştirdiği kentleri sürekli bir idea olarak gördü. Felsefe ve din bu kentlerin fikir yapısının mimarıydı. Hayali somutlaştırmak için yoğun bir çaba vardı.

Peki, ideal şehri somutlaştıracak mantık ne ile örülüydü? Bir sosyo-ekonomik sistemin tarifine ve buna uygun bir politikanın tatbikine mi gerek vardı? Eğer bir fikriniz, inancınız ve idealiniz varsa buna uygun bir mekân oluşturmak ve orada refah ile güvenlik içinde olmak başat bir husustur. İster dini vurgu yapın, isterseniz felsefi ama sonuçta baskın olarak Batı; kendine göre Aydınlanmayı, kapitalizmi, liberalizmi, serbest piyasa ekonomisini, modernizmi, cumhuriyeti ve demokrasiyi bu ideal üzerine birleştirerek geliştirdi. Büyük kentler kuruldu; limanlar, depolar, fabrikalar, bankalar, yollar, çarşılar, konutlar, altyapı, üstyapı, ne varsa hepsi birbirine bağlı ve uyumlu çalışan bir ideal için yapıldı.

Para-meykırlık

Dedemin köy yaşamında belirli bir düzen ve dinginlik vardı. Bahçede her türlü çiftlik hayvanı, ekili ve dikili sebze ve meyve vardı. Diğer tarlalar ve bağlar ayrı. Ulaşım öküz arabasıyla idi. Ocağa atılan meşe odunu ile ısınılır, gaz lambası ile aydınlanılırdı. Benim gördüğüm yaşam şeklinde bir koşuşturmaca yoktu. Sabahın erken saatinde kalkar çalışmaya başlarlar, ezan vakitlerinde namaza dururlar, akşam yemekten sonra ateşin közünde kahve çekirdeği kavururlar, değirmenle çekerler, kahvelerini içerken bir iki söyleşirlerdi. Sonra da uyku…

Orada olmayan neydi biliyorsunuz: Para!

Aslında, “Paranın olmadığı yerde refah olur mu?” sorusunun cevabını kapitalistler zor verirler. Hatta emperyalistler, kendilerine göre çarpıtarak ifade ettikleri medeniyet kavramının büyük oranda bir lojistik (sömürgelerden malı ve emeği alıp nakletmek, pazarda satmak…) işi olduğunu bildiklerinden, “mutluluk demek refah demek, refah demek para demek…” derler. Modernistler ise her türlü düzeneği kurmak zorundadırlar. Sistemleştirdikleri kentlerde ve devletlerde en üretken araçlarının uygun şekilde yerleştirilmesine ve katı kurallarla ifadesine bakıp; “İşte insana yakışır düzen bu!” diye övünürler.

Sizce insana yakışanın tarifi tam olarak nedir? Medeni, refah üreten, tüketime dayalı ve modernizmin kurallarıyla organize edilmiş kentlerde “mutluluk” standardı mutlak surette yüksek mi olur? Hiç şüphesiz bu kavramlara bakıp “olmaz” demeniz mümkün değildir. Çünkü kavramların çağrışımları zihnimizde pozitif iz bırakır. Ortada bir çelişki varsa dedem bu çelişkiyi yaşamadan toprak oldu.

Bir Orta Asya ülkesinde Sovyet dönemini görmüş şoförlük yapan birine, “Eskiden nasıldı?” diye sordum. Cevap şöyle oldu: “Koca başkentte aynı anda bu en büyük caddede bir araç ya geçerdi ya geçmezdi. Herkes toplu taşıma ile istediği yere giderdi. Kütüphaneye, üniversiteye, işe, kayak veya paten yapmaya, kafeye… Stres diye bir şey bilinmezdi. Hastalık azdı. Hava temizdi. Gürültü yoktu. Şu koca dağın tüm güzelliğini içimize çekerdik. Su temizdi, çağıl çağıl akardı. Bu ırmakta yaz kış terapi olsun diye suya girenler olurdu. İnsanlar dingindi. Şimdi su kirli ve pis. Hava ve su kirlenince, kalabalık artınca işler değişti. Kavga var şimdi. Ama esasında o vakit para yoktu, şimdi para var, gerisi yok…”

Kentte yaşayan bu şoförün düşünceleri de net bir şekilde komünist olmayan ama paranın da olmadığı dedemin köyü gibiydi. Dedemin köyünde sütünden enfes sadeyağ yapılan mandaların boğazına kadar gelen suda geviş getirdiği çayda şimdi su da yok, kök diplerinde yaşayan yılan balığı da; biliyor musunuz?

Benimki geçmişe bir özlem değil, “yokları” listelemek de değil; örnekler, bildiklerim, sorular ve cevaplarla anlamak istiyorum. Dahası ben de mutlu olmak istiyorum, ama dergilere çıkmasa da kendi vatanımda!

Peki, sükseli magazin dergilerinin ifade etmek istedikleri ne? Mutlu olmak için gösterdikleri o şehirlere mi taşınmalıyım? Yoksa oralardaki denizi, ırmağı, dağı tutup örneğin Ankara’ya getiremeyeceğime göre; en azından sistemi, anlayışı, yaşam standardını mı getirmek zorundayım? Eğer ben beceremiyorsam bu işi bilenlerden yardım mı almak gerekiyor?

İsteseniz de istemeseniz de ortaya çıkan şudur (tırnak içinde yazıyorum): “İnsanlar bu maddi dünyada parayı hayal etmeliler! ‘Manevi’ denen şey ise huzur ve mutluluk gibi bildiğimiz soyutluklar değil mi? Başka manevi tatmin aramanın ne yararı olur? Hem onların bu dünyaya yararı da olmaz! Bu hayal insanları bu dünyada kurabilecekleri ‘gerçek’ bir cennette yaşama şansına kavuşturacak. O halde haydi, ne bekliyoruz? Daha fazla çalışalım, üretelim ve tüketelim, çok para kazanıp harcayalım, ekonomik endekslerimizi ve refah seviyemizi artıralım. Tek yol bu!”

Ortaya çıkan kimin hayal ettiğidir?

Eğer dünyaya ve yaşantınıza böyle bakmıyorsanız geri kalmışsınızdır! Kentleri ellerinde tutan kralları açıklıkla terbiye etmeye çalışan ve dönemin demokratik köle düzenini inşa etmeye çaba sarf eden Aristo’ya da; “O iş, o devirde olması gereken bir şeydi…” der geçeriz. Hatırını mı kıracağız! O zaman öyleydi ama şimdi buna “modern kölelik” denmektedir.

Amaç evren gibi doğal gelişme içinde olmak ise bakın işte insan aklı ve uygulamaları da gelişiyor. Eskiyi kritik etmeden ileriye bakalım. Bu gerçekle ilerinin kentini ve yönetimini tasarlayalım.

Küresel-meykırlık

Kaçınılmaz gidişlerde dur durak olmaz! Dünya yuvarlaktır ve bütün süreçler fiziksel kuramlara ayak uydurarak döngüsel hareketle gelişir. Coğrafi küresellik gibi sosyo-ekonomik ve politik küreselcilik kaçınılmaz mıdır?

Sanki öyle gibi! İşte size tüm dünyayı kapsayan bir kent olgusu… Dikenli telli sınır, ayağı prangalı köle, bin dolara kandırılmış mülteci, vizesi geçmiş pasaport ve her beldeye bir kral yok ama çok para var. Küresel finans merkezlerinin olduğu mega kentlerin sitelerinin etrafında duvar var. Nüfusa kaydedilmemiş Çinli işçiler gibi endüstrinin ucuz üreticisi köleler var. Seçkinlerin yönettiği “Küresel Demokrasi Konseyi” diye bir şey var.

Amerika’daki kentleri cazip kılmak Lonra’yı yermek için meykırlık yapan Herbert George Wells, “Yapışkan bir insan sıvısının kaynayıp köpürerek çepeçevre tepelerin kenarından komşu ilçelere doğru karmakarışık, çirkin bir biçimde saçıldığı bir çukur kap,” demişti.[ii] Bence yanılgısı da bu oldu. Wall Street’e özendiyse bilmem! Eğer bir duvar örülecekse sizce bu iyi bir örnek değil mi?

Londra, Sidney, Pekin, Hong Kong, New York, Shanghai, Toronto, San Paolo, Frankfurt, Paris, Madrid, Juhannesburg,  Bombay veya Tokyo gibi merkezler şimdiden Wells’in betimlediği yerler oldu. Çünkü bu kentler şimdiki zamanda her şeyin yönetildiği küresel finans merkezleridir. Önemli olan ne dağ ne vadidir.

Şimdi Wells’e soralım: Londra’dan başka Londralının doğrudan elinin değdiği yerler nereleridir? Sidney, Hong Kong, New York, Toronto, Juhannesburg,  Bombay… Geriye ne kaldı? Demek ki kent önemli değil, bariz bir şekilde idea, yani “paranın merkezini yaratarak dünyayı yönetme” hedefi önemliymiş! Bir yandan gezilecek, eğlenilecek ve nefeslenilecek, ama yine de para harcanacak yerler elbette olmalı; diğer yandan sosyo-ekonomik ve politik birliktelikleri sembolize eden rejimler olmalıdır.

Eğer insanlık kendini böyle tanımlamak istiyorsa kimsenin itirazı olamaz!

Bana Paris’i övüyorlar. Şimdiki görüntüsü güzel, romantik yönleri olduğu söylenen ve gerçekte müşteri çeken bir kent… İyi de bu güzelliğin bir kısmı zenginliktendir ve bu zenginliğin Londra’dan farkı yoktur. Çünkü her ikisi de sömürgelerden getirilenlerle ve hatta başka kıtalardakilerin kanlarıyla inşa edilmedi mi? O halde geçmişin temiz olması önemli bir konudur. Bir fotoğrafçı için önemli görülen “o an” diye tespit edilendir. Eğer bir ressam gözüyle bakarsanız, birçok kentin caddelerinden kan ve irin aktığını resmetmeden geçemezsiniz. Sanat bunu gerektirir.

Bütün mesele dünyaya hangi gözle bakmamızda yatar, değil mi? Çünkü baktığımız yönde görünen gerçek veya gerçeğe çok yakın olandır. Meykırlık ise dünyayı ve insanı bilme sanatıdır. 

Bazı meykırların vicdanı vardır, bazılarının ise sadece cüzdanı. Ben vicdanı ruha, aklı nefse bağlarım; Batı ise aklı, mantığı ve vicdanı kolay olsun diye ruh dediğine bağlar. Onun için Batılının işleri kolay yürür, hızlanır ve peşinden koşmayı gerektirir.

Rant-meykırlık

İstanbul, Ankara, İzmir… Bizim kentler nerede? Gönüllere taht kurmuşlar ya bize yeter. Bizim olsun az olsun… Bizim ama onları inşa edenler bir başkası değil, yine biziz, bizim görüşümüz. Görüşümüz, ne yapmayı hedeflediğimiz, ne beklediğimiz, ortak aklımız, çabamız ve k-ü-l-t-ü-r-ü-m-ü-z.

Bizim anladığımız ve idealize ettiğimiz şey ne oldu? Hayalimizdeki parayı kazanmak için ranta daha fazla yanaşıp sistemimizi ona göre mi kurup işlettik?

Kendimizi tarif ederken şunları sıralıyoruz: Cumhuriyet, demokrasi, modern, eşitlikçi liberal ekonomi ve büyük çoğunluğu Müslüman halk… Burada yanlış yapılan veya eksik bir şey mi var?

  • İşin manevi boyutuna bakılırsa idealize edilmesi gereken kentlerin çarpıklıktan uzak olması gerekiyor.
  • İşin rant boyutuna bakılırsa kentlerin çarpık gelişmesinde politika ve birey arasında bir ilişki görülüyor.

Yoksa Batı kültürünün düşünsel ekseni bizi bir çıkmaza mı sürüklüyor? Bir çelişki mi var?

Çelişki akıl ve vicdanlarda giderilecek bir olgudur. Eğer akılcılık rantı yönetememenin derin bunalımını yansıtıyorsa, bizlere çarpıklığın kaçınılmaz olduğunu söyler. Eğer vicdanlara kulak veriliyorsa rantın tatlı geldiğini söylemek mümkün. Hangisi?

Her şeyin bahanesini yazmak ve söylemek için gelişmiş bir insanoğlu portresi oluşturmak da bir tür israftır. Dolayısıyla gerçekçi olmak her şeyin özüdür. Birey ve toplum evvela ne istediğini doğru tarif etmelidir.

Asıl sorumluluk

Kaçmak imkânsız! Bu dünyanın baskın kültürel yöneliminden kaçmak mümkün değildir. Tek yapılması gereken bireysel huzurun kökleşmesi için “özel” olan manevi dünyamızı sahiplenmek ve başkalarının çeşitli imajlarla belirgin hayallerimizi bütünüyle gölgelemesine imkân vermemektir.

Batı ruhunu hiçe saydı ve nefsini egemen kıldı. Bizler ruhumuza sahip çıkalım ve nefsimizi eğitelim. Bu her şeyin özüdür.

Toplumsal sorumluluğumuzu da bir kenara atmayalım. Yaşam bulduğumuz bu kentlerde ve giderek terk edilen kırsalda bile olsa, elimizden geldiğince uyumlu, pozitif katkı sağlayan ve çalışan bireyler olalım. Organizasyon yeteneği üstün insanın meziyetidir. O halde yüksek standartları tesis etmek için elimizden geleni yapalım. Keşmekeşlik, kirlilik, savurganlık, talan etmek, zulmetmek, kapmak, çalıp çırpmaktan ve türlü sapmadan vazgeçelim. Rantiyecilik ve para hırsının küçük çıkarlar olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Sosyo-ekonomik yapımızı buna göre düzenleyip doğru politikalarla buna uygun işletelim. Havayı, suyu ve evimizin önünü sürekli temiz tutalım. Bu dünyadaki mekânımızı da idealize edelim ki inancımızda var olan ebedi mekânın güzel olmasını hak edelim…

Kimin ne amaç güttüğünü ve hangi yöntemlere başvurduğunu bilelim. Sürekli bilinçli olalım. Ama üstümüze düşeni bihakkın yapalım. Birçok kardeşimizle birlikte kaşık salladığımız sofrada yemeğin etli kısmını yeyip diğer kısımlarını ittirmeyelim. 

Soframız temiz, tertipli, lezzetli, doyumluk ve bereketli olsun…

 


[i] Alberto Manguel, Kelimeler Şehri, Çev. Esen Ezgi Taşçıoğlu, YKY, 2. Baskı, İstanbul, 2012, S. 103.

[ii] Alberto Manguel, Okuma Günlüğü, Çev. Mehmet H. Doğan, YKY, 2. Baskı, İstanbul, 2013, S. 41.

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.