Yakın zamanda “Yeni Küresel Devrim” konusunu işlemiştim[1]. Bu devrim sürecinin içinde olduğumuzu işaret etmiştim. Şimdi de post-kapitalizm ve buna bağlı yönetim erkinin yapısını sistemsel olarak ortaya koyacağım.

Sürece bakınca şunu görüyoruz, giderek kapitalist bir dünyaya mahkum olduk. Bunun için savaşlar yapıldı, devletler var edildi, bazıları da tarih sahnesinden silindi. Uluslar sistemi ve başka bir sistem olması önemli değildi. Önemli olan kapitalizmin zaferiydi.

Devlet, ortak yarar için ortak geleceğin topluca yönlendirilmesidir. Bugün devletlerin çatırdamasını tartışıyoruz. Neden? Ortak yarar yerine “farklı egemenlik” tanımlarının ortaya çıkması ve ortak gelecek yerine “kaçınılmaz gelecek” olgusu yavaş yavaş önümüze serilmektedir de ondan.

Ama bu da bir “doygunluk” sürecine kadar önemsenecekti. Doygunluktan sonraki adım için kollar sıvandı, yeni bir yaşam tarzının kurgusu üzerine planlar yapılır oldu. Post-kapitalizm tanımlandı ve artık küresel uygulaması gerçekleştiriliyor.

Günümüzde spekülatif değerler üzerine kurulan ve büyüyen sektörler, sanal ve soyut piyasalardan ortaya çıktı. Temel sanayinin üretim bantlarında ağır kütleler gidip geliyor olsa dahi; bu üretim otomatik bir tezgah-robotun sorumluluğunda işler oldu, o tezgah-robota işi öğreten, program veren ise insanın sanal çalışmalarıyla yüklüydü. Şimdi robotlar kendileri aralarında konuşarak iş bölümü yapacak yapay zeka ile donanma aşamasındalar. Bu insanoğlunun geldiği noktada son ileri hamledir.

Kaldı ki bilişim, finans, sigorta gibi spekülatif değer üreten sektörler piyasada dönen meblağın önemli bir kısmını ısıtıyordu. Tümüne bakarsak insan kendini bir adım daha ileride tanımlamış oldu ve artık eli yağlı, yüzü kara emekçi olmanın ötesine geçti.

Piyasada ürün yelpazesi ve miktarı daha arttı, tüketim de buna bağlı gelişti, dönen para ve para yerine geçecek enstrümanlar ise akıl almaz miktarlarda; ama zenginlerle fakirler arası uçurum ne yapıldıysa kapatılamadı. Bu çok da önemli değildi. Maddi değerdeki makas kapatılsa dahi, gücü kullanma kabiliyetinden alınan hazzın kulvarı değişmekte olduğundan, paraya bağımlılık birileri için çoktan başkalaştı.

Bu noktada kapitalizme özgün bir tanım yapalım. Çok öz olarak: “Dünyada en’lerin yönetilmesine kapitalizm denir.” En’lerin kaynağı insanın iç dünyasındaki itkidir. İnsandan asla ayrılmayan ve sürekli beslenmesi gereken itki, bir Lacan tabiridir. İtki öyle bir şey ki, tatmin olmamaktan haz duymak demek. Bu insanın doğasına yedi aylıkken yerleşmeye başlıyor. Yaşamı boyunca gelişiyor. Büyük insanların itki eşikleri de büyük oluyor. Maddeden manaya değişim gösterebiliyor. Neo-liberalizm en’leri tohumlayıp harekete geçiren ortamı sağlar ve dolayısıyla post-kapitalizm böyle bir anlayışı yanına çeker.

Avamın tartışmalarına bakmayın siz; küresel çaplı ve güç odaklı eleştiriler kapitalizmin oluşturduğu sınırları şimdiden aşıp geçiyor. Dünyadaki çoğunluk nüfus çalışan, tüketen ve hatta tümüyle beklentileri karşılayan ölçeklerde dinamik olsa bile insanoğlunun itki bağlamlı tatmin kurgusu değişmez. Çünkü yaygınlaşan ve baskın etkisi kendini tümüyle hissettiren sanal ve soyut yaşam tarzları, insanların direnç dinamiklerinin köşelerini törpülemiş, yuvarlatmıştır. Şimdi yaşam daha kaygandır.

Üstelik gelişen “neo-liberal yapı” ve “bilişim dönemi kapitalizmi” ile birlikte insan için yaşam, büyük ölçüde “tatmin edici bir süreç yaratma” yarışına döndürülmüştür. Post-kapitalizmin kendi dönemi, neo-liberal ve bilişim dönemi kapitalizmi sonrasına denk gelmektedir. Bu yükselen amaç tekdüzeliği, muktedir sınıfa geçenlerin dürtülerini karşılamaya şimdilik yeter görülmelidir. Her ne kadar sistemin besleme yöntemi sanal ve soyut olsa bile, tekil alışkanlıkların verdiği tatmin ve tüketimin canlılığı için mevcut dinamizmin mantığı yeterlidir. Bu sonuç küresel egemenler için tatminkar bir dönüttür. Nasıl olsa sistem içindeki çalkantılar birbirlerini törpülediklerinden, bu küresel egemene tehdit oluşturmayacak bir haldir.

Eğer yakın geçmişteki gibi komünizm bugün de bir alternatif olsaydı, sermaye-emek, varsıl-yoksul gibi somut tartışma konuları aynı kitlesel mantığın uzantısı olarak örneğin nükleer tehditleri devam ettirirdi. Ama değişti. Din sorunsalı gibi soyut bir konuyu öne sürdüler. Buna dayalı asimetrik bir terör tehdidi yarattılar. Diğer yönden siber tehditleri ortaya sürdüler. Bu tehdit unsurlarını ise kendine değil halka indirgendi. Yani küresel egemen yine çok üstte kaldı ve kendine olabilecek zararı bu sanal ve soyut bağlamda geçiştirdi.

Para adı verilen takas aracını esasen bireylerin yaşam sigortası gibi görenler vardır. Benjamin Constant, “Paradan kurtulmak yeni düzenin hedefidir,” iddiasında bulunur. “Para despotizme vurulan en etkili dizgindir,” der[2]. Eğer geleceğin tasarımında egemenlerin gizli bir despotizm emeli varsa, o halde bunların ilk alması gereken tedbir paradan bir şekilde kurtulmaktır. Egemen “kudret” peşindedir.

Üstelik bu alanın değişkenleri üzerinden yeni bir tüketim sistematiği inşa edilerek bağımlılık yaratan bir kullanım meydana getirildi. Piyasa hareketlerine yeni boyutlar eklendi. İş burada da kalmadı. Şu an bir sürümle denemesi yapılan sanal değer birimi olarak tanımlanan bitcoin ile; uluslar, uluslararası sistemler, bankalar, merkez bankaları, devletler ve liderlikler kolaylıkla terkedilebilir hale gelmesi ispat aşamasında. Bu nedir? Yeni bir küresel yönetim süreci; bilinenlerin ve uygulananların ötesine geçiş hazırlığı; bu bir yeni küresel devrimin son halledilmesi gereken maddesi değil midir?

Olanın adına bakılırsa, her şey sanal ve soyut piyasanın nesnesine dönüşmektedir, etkileşirler ve kendi dinamiklerini oluştururlar. Dolayısıyla her türlü dinamik soyut ve sanal dünyanın beslenmesine yaramaktadır.

Antik çağda kent devletleri vardı. Sonra çeşitli ölçeklerde ve işlevlerde devletler kuruldu. Uluslararası sistem işletildi. Küreselleşme anlamını buldu. Şimdi tekrar kent yönetimi dönemine dönülüyor, ama bu kez küresel mega-kent devletleri diyebileceğimiz bir modelle.

Öyleyse artık kent yönetimi sistemine dönülebilecek son hazırlıklar da tamamlanmış sayılabilir. Kimine göre 2030’lu, kimine göreyse 2050’li yıllardan itibaren küresel entegrasyonda mega-kent sistemi yönetimine geçeceğiz. Sürece olan dirençte en önemli unsur ise ne Müslümanlar veya Araplar, ne Ruslar veya Çin; en önemli direnç Avrupa’dan ve yine Amerika içindeki kesimlerden gelmektedir. Bu gelişmeleri küresel ölçekli enstitülerin hazırlıklarından takip edebilirsiniz; gizli değil, alenen, hatta geniş kitlelerce tartışılsın isteniyor. Türkiye’de tartışılmadığına bakmayın siz.

Bu yapı aynı antik çağın kentlerine benziyor. O zamanlarda  oligarkların serveti, aristokratların erdemi varken, halkın elinde bir şey yoktu[3]. Bu yapı ile insanlar yaşamlarını sürdürebiliyorlardı. Araya süreç girdi ve şimdi tekrar o yapılara dönülme hazırlıklarının olduğunu görüyoruz. Bu kez halkın elinde sanal ve soyut değerler var. Eğer bunlar bir şey ise! Ama bireylerin haz duymalarına, eğlenmelerine, tüketmelerine, günlük işlerde seçme özgürlüklerini kullanmalarına ve zamanı tüketmelerine yeterli görülüyor. Halkın içinden kendi dinamiği ile öne çıkanlar oluyor, bunlar birer güç odağı haline gelebiliyorlar ve aynı zamanda servet sahibi de olabiliyorlar. Sonraki aşama küresel egemenlik sınıfı.

Artık küresel egemenin tatmin olduğu sebep bir üst mertebede açıklanabilir. Onlar para-pul döneminin üstündeler. Var olan veya yaratılabilen bir metadan haz almak yerine, kendi standartlarına göre açıklanabilecek “tanrı” benzeri bir kudretle hükmetme noktasındalar.

Post-kapitalizmin aktörlerini topluca gözden geçirelim:

  • Egemen: Tanrı rolüne soyunmuştur, “kudret sahibi” olmakla tatmin olur, mega-kentte ulaşılmaz bir yerde yaşarlar.
  • Elit: Bir güç kazanma peşindedir, mega-kentte yaşarlar.
  • Avam: Küresel “öteki” konumundadırlar. Mega-kent varoşlarında, kentte veya kırsalda yaşarlar. Yapılandırılabilirler. Bundan kasıt politik veya sosyal tanımlı bir zümre yaratılmasıdır.
  • Bitik: Küresel “öteki” konumundadırlar. Mega-kent varoşlarında, kentte veya kırsalda yaşarlar. Yapılandırılmaya dahi değer görülmez, uğraşmaya değmez, kendi haline bırakılmışlardır.

Bu listelediklerim birer sınıf değildir, aktördür. Çünkü aralarında ister istemez bir çatışma olacaktır. Eğer sınıf olsalar idi aralarında sadece bir müsabaka görecektik.

Aşağıdaki tablo kent yönetimi sistemine dönüşü açıklamak için yapılmıştır.

Mega-kentte yaşamanın basit iki temel kural vardır: Mutlak itaat ve sisteme doğallık içinde sonsuz katkı sağlamak. Küresel olarak baktığımızda iyi ve ideal bir yönetimden söz konusu değildir, kaçınılmazın yönetimi vardır. Kaçınılmaz veya mecburiyetle içine dahil olunacak yaşam için farklı görüşlerin olması bir anlam taşımaz.

Neo-liberalizm egemenlere ve elitlere “güç” yaratır. Gerard Dumenil ve Dominique Levy “Neo-liberalizm üretime yatırımı ya da daha uzak olduğu toplumsal ilerlemeyi değil, üst gelir dilimleri için kazanç yaratmayı amaçlayan bir toplumsal düzendir,”[4] demektedir.

Küresel ekonomi egemene dönük işler. Sistemin genel tarifi “sürekli birini güçlendirme” şeklinde yapılabilir. Bu güç bugün için zengin etme şeklinde somutlaşmaktadır. Bireyler yürürken, dokunurken, konuşurken, bakarken birini zengin eder, sistem böyle çalışır. İnanmıyorsanız kullandığınız araç ve gereçlere bakın.

Homo economicus yeni ekonomik insanın yeni politik ekonomisinin öznesidir. Bireysel ekonomik aktörlerden egemen elit hariç diğerleri bütünü asla göremezler. Foucoult’un, “Ne olup gittiğinin bütünüyle bilinmesi mümkün değil!” dediği konu tüm ekonomik aktörler içindi [5]. Bugün için sosyal tabakaları incelersek bu sav doğrudur. Gelişmeler gösteriyor ki bir zaman sonra bazı farklardan söz etmek mümkün olabilecek. Bana göre, “Kendini tanrı yerine koyan küresel egemenler hariç,” diyerek bu düşüncede küçük bir düzeltme yapmayı tarih bize dikte ettirmektedir.

Sonuç olarak şunu söylemeliyiz: Bize tartıştırılan konuları bir yana bırakalım. Esasa bakalım. Buna göre hazırlanalım. Özellikle birey olarak. Çünkü post-kapitalizmin yönetim erki kendini tanrı yerine koymaya hazırlanıyor. Bunu dönüp açıklama gereği duymasa da, bizler farkına varmaksızın onun değerler sistemine tabi olunacak bir dünya kurgusunda nefes alacağız.

Açıkça söylemeliyim: Zaman kısa ve bu bana bir hayli endişe verici geliyor. Dolayısıyla, “Biraz daha Muttakilik!” diyorum. Bunun anlamı ise söylenenlere bakmamak, tamamen Kur’an’a bakmaktır.

 


[1] Gürsel Tokmakoğlu, Yeni Küresel Devrim, Muttakilik, 08 Nisan 2014, https://muttakilik.com/yeni-kuresel-devrim/

[2] Luciano Canfora, Democracy in Europe, Blackwell Publishing, 2006, s. 64.

[3] Jacques Ranciere, Disagreement, Minneapolis, 2004

[4] Gerard Dumenil ve Dominique Levy, The Crisis of Neoliberalism, Cambrige, Harvard Press, 2011, s. 22.

[5] Michael Foucault, The Birth of Biopolitics, New York, Palgrave Macmillan, 2008, s. 116-282.

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.