Dünyalık yükten kasıt, milletin omuzlarına binen, yüksek siyasetle tercih edilenlerden dönüp millete çöken bir yük bu. Uygulamadaki tartışmalar ise çok başka yerlerde ve oldukça dağınık halde. Biz buralara girmeyelim, ana kalemler üzerinde duralım, küreselleşmenin getirdikleri, yeni savaş yöntemleri ve milletin asıl üzerinde duracağı noktalar.

Asrımızdaki gelişmeler şaşırtıcı, insanlık nereden nereye geldi, küreselleşme kendi değerlerini üretti, üretmeye de devam ediyor. Önce bu gerçeği akılda tutmakta yarar vardır. Bu dünyada küresel-yerel dengesini kuramayanlar ve sistemleştiremeyenler ise aklı karışık şekilde yaşamaya mahkum kalıyorlar, yorgun düşüyorlar, çatlayıp ufalanıyorlar. Başarıya gidenler ise bu temel gelişmeye bakarak değer üretiyorlar, geçerli çözüm yolları buluyorlar ve bir yandan her bir sisteme entegre oluyorlar, diğer yandansa diğer kültürlerle bütünleşiyorlar.

Küresel boyut buyken ortaya çok farklı düşmanlıklar çıktı, her geçen gün bunlara tanık olunmaktadır. Ortam müsait oldu, aklını kullanan fırsatçı bir kesim ortaya çıkanları yönlendirdi, yeni tarz anlayışlar ortam içinde kabul edilir oldu. Ortada olanlardan biri de radikalleşmenin çeşitli şekillerle insanlığa musallat edilmesi hadisesidir. İşi yanlış yere çekmek isteyenler her fırsatı istismar etmekten bir milim bile geri kalmazlar, bu iş böyle, tıpkı bir yarış gibi, hemen çıkarına olanı kullanırlar. Şimdi bunlardan öne çıkanlara bakalım.

Radikal örgütlerde kendi taraftarlarına işlenen konular neler? Her neyeyse karşı ol, uğrunda savaş, ayrılık yarat, bununla nefes al, karnını doyur, zamanı gelince de kendi yaşamından vazgeç… Peki, bir ülke siyaseten de olsa radikal bir örgüt gibi davranabilir mi? Bugün Kuzey Kore böyle bir devlet; kapalı, radikal, savaşa hazırlanmaktan başka bir açılımı yok, işin garibi halkı liderini “tanrı” kabul ediyor… Nasıl radikal örgütler birileri tarafından taşeronmuşçasına kullanılabilirse, devletler de bir misyon için kullanılırlar, unutmayalım; orada yaşayan insanların bundan haberleri bile olmaz, açıklasan inanmazlar da, çünkü beyinleri diğer ülkedekilerden başka çalışır. Ama insani açıdan bakarsak, nasıl bir teröristi insan yaşamına kasteden bir düşman olarak görüyorsak, Kuzey Koreliye de böyle bakmak söz konusudur. Bu bakış ters gelmemelidir; Kaddafi’yi de, Saddam’ı da unutmadık değil mi? Hatta bugün Esad için böyle söyleyenler çoğunlukta. Peki şimdi Güney Kore’de yaşayan akrabası gözüyle bakın olaya, birey olarak bir Kuzey Korelinin size düşman olmasını nasıl açıklayabilirsiniz? İşte size savunma, yaşananlar dahilinde bütün yük millette olmasına rağmen, “Siyaset başka, insan başka,” deniyor, değil mi?

Zamanı gelir milletle de oynarlar. Bireylere indirgenmiştir her şey! Olup biteni tam olarak ne bireyler anlayabilirler, ne de onları düşman gören dünyanın diğer tarafında yaşayanlar işi doğru düzgün açıklayabilirler. Maç oynanırken veya maçtan sonra, düşünün goller atılmış, duruma bakıp her şeyi değerlendirdiklerini düşünen birileri çıkar, “Kanmasınlar arkadaş, bu iş böyle!” derler. Örneğin bugün Suriyeliye Batı dünyası böyle demiyor mu? Bakın, kaç ülke yargılamadan sığınmacılara kapılarını açtı! Küresel güçler bu insanları yok bile görebilirler, “İnsanlık öldü mü arkadaş!” diye geçirirsiniz içinden, pazarlıklar yapılır, üç-beş milyar Dolar ödenecektir sonunda.

Neden söylüyorum, Türkiye aynı duruma düşse yine aynı perspektifte bakanlar çıkacaktır, emin olun bu böyle bir şey! O halde millete yük yüklerken çok iyi düşünmek gerekir! Siyaset kurumları ve siyasetle ilgili tüm entelektüel kesim bütün bunları iyi hesap etmelidir. Her ne kadar medeniyet dense de aslında bu vahşi bir dünyadır. Ne diyor Milli Şairimiz Akif? “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!..

Günümüzde savaşlar aynı şekliyle bugün yaşadığımız biçimde oluyor; nasıl mı? Günlük yaşam devam ederken, küresel para akışını bozmadan, hatta bir yanda eğlenerek diğer yanda şehit uğurlayarak sürdürülüyor, bir şey yokmuş gibi davranılıyor, ama aslında ülke olağanüstülüklerin her türünü yaşıyor. Fark edemeyenler için şu hususu ifade etmek gerekli, küresel ve post-modern, sürekli çatışma ve can yakıcı türden olan bu müsabaka ortamında sorunlarını kim, ne ölçüde çözülmeyecek, hatta ayakta kalacak, durumunu bu şartlarda daha yüksek noktalara taşıyacak, bunun ispatına giriliyor. Her coğrafyanın ayrı bir kurgusu var, özellikle Ortadoğu’da durum belli, sebepleri ve yöntemleri ile kendine özgü karakter taşıyor.

Sen yaptın, o yaptı, teori böyle der, akıl bunu der, söylenenler bunlar olabilir; ama sonuç ne? Savaş devam ediyor! En azından şöyle diyelim, Türkiye bugün kendi coğrafyasında yoğun bir sınav veriyor. Nasıl? Her türden tartışmalar var, aleni hainlikler yapılıyor, pusular kuruluyor, bombalar patlıyor, sınır içinde ve dışında sürekli bir şeyler oluyor, diğer taraftan kalkınma paketleri açılıyor, siyasi açılımlar planlanıyor, vs. Hatta, “Bütün bunları öndekiler yapamaz, arkalarında başkaları da var,” deniyor ve konu uzayıp gidiyor. Türkiye bu türden şartlar içindeyken, tam tabiriyle söylersek, henüz harap ve bitap düşmeden, hatta bu sınavdan en az yara alarak ilerilere geçmenin hesabını yapıyor olmalıdır. Ne gerekli? Neticede millete gerekli olan ortak akıldır, böyle bir ortamda ortak aklın gücü ile hareket etmek şarttır.

Büyük pencereden bakalım, bugün herkes biliyor; üreterek kalkınmayı sürdürmek, küresel çapta pazarlama imkanlarını zorlamak, ekonomiyi ve diplomasiyi ise bir kenara bırakmamak gereklidir. Bakın, elimizdeki para da sanal bir değerdir, diplomasideki sözler de; ama bu sanallıkta gerekli olan kaba kuvvet değil, yine akıldır. Küresel kapitalist sistem, savaş içinde olsan da bankalar çalışacak, büyüyeceksin, demektedir. Öyleyse durmadan çalışmak mı gerekiyor? Bombalar patlasa da çalışmak ve üretmek, paraya değer katmak, bu şart mı? Bu para ABD Doları mı? Lokalde işlerin yolunda olup olmaması neye bağlı? Küresel imkanlardan bir pay alınmasına ve piyasalarda Doları daha fazla çevirmeye bağlı, öyle mi?

Ama sonsuza kadar bu böyle mi olmalı? Eğer bir süreklilikten bahsediliyorsa bu insanlığın bir tercihi olmalı. Yaşananlara bakıyoruz, özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra oyun büyük ölçüde bu şekilde; başka para sistemini yükseltmeye çalışan adeta dövülüyor. Altın karşılığı rezerv tutma sistemi biteli beri Dolar tek kaldı, bugün Dolar rezerv değer. İşe pratik bakın; Doların ipleri kimdeyse sistem onundur! Örneğin geçmişte SSCB Ruble dengesi oluşturuyordu da ne oldu? Dolarla oynanır mı? Bugün bakın Avroya, Dolara alternatif olmaya doğru gitmeyi hayal ederken, hem AB hem de Almanya aynı anda dersini alıverdi. Alternatif görüşte potansiyeli olanlara ceza kesme işi bu jandarmalığın bir rolü olsa gerek…

Peki, yeni yükselen Çin ve Hindistan ne yapıyor? Bir yandan altın topluyorlar, diğer yandan Dolar. Uluslararası Batı sistemlerine karşı bugün Çin ve Rusya dünyaya Şangay İşbirliği Teşkilatı’nı öneriyor. Hindistan şimdilik gözlemci. Kimse pratikte Doları bir yana koyalım diyemiyor, sistem içinde kalmak tercih ediliyor ama giderek büyüme yolunda… En yüksek akıl kimse, bu akıl alternatifi olmayan bir para sistemi olan Dolar sistemini (veya FED sistemini) korumakla ilgileniyor, onun için diğer işlerin hepsi teferruat! Finansçılar kadar bugün her kesim, asker de, diplomasi de aklında parayı tutmalı; böyle söyleniyor liderlik makamındakilere. Başka bir sözü olana başka dertler yükleniyor, teferruat denilen sorunlar ileri sürülüyor. Olan bu belki de!..

Kılıç zamanı olsaydı Türk Milleti için pek sorun olmayabilirdi, nükleer silah zamanı olsaydı zaten şimdi konuşmaya gerek kalmayacaktı, Amerika ve Rusya dünyayı bir Genel Nükleer Harple yerle bir edebilirdi, hem pardon deseler de anlamının olmadığı bir anda insanlık dinozorların akıbetine uğrayabilirdi, bu süreçlerin üstünden çok şeyler geçti… Şimdi durum daha farklı, her şeyin, sanallığın ve gerçekliğin, her türlü sofistike silahın ve tekniğin, diplomasinin ve ekonominin veya başka her alanın karıştırılmış olduğu bir kurguyla savaş içine sokuluyoruz, savaştığımızı bile söyleyemiyoruz, farkında mıyız? İşe bakın! Bu kurguyu yapanlar, “Savaşta değilim ama bir tür çatışma içindeyim,” diyenleri birbirlerine kırdırmayı çok iyi becermekteler. Örneğin bugün bir bakın, terörist ve hain dediğiniz bile kendi nüfus kayıtlarınızda var olan mahallenizden çıkma biri, hatta komşunuz değil mi? Bir silah sizin, diğer silah komşunuzun elinde değil mi? Birbirinize propaganda yapmıyor musunuz? Kim kime karşı savaşıyor, sonuçta kim kazanıyor dersiniz? Bu kurgudan başka türlü bir alternatifi olmayanın, “Ben bu mücadelenin galibiyim,” demesinin anlamı ne olur acaba? İşin en berbat tarafını söyleyeyim mi; insana, “Ben diğerinden farklıyım… tam da benim diğerinden ayrıştığım nokta bu…” dedirten, sebebin ve sonucun pek önemsenmediği bu Uzun Savaş’ta bir taraf olmakla esas kaybeden oluyoruz da haberimiz yok! Şimdi durum çok farklı!..

Türkiye anayasa mı yapacak, yapsın; Suriye’de ve Irak’ta savaş mı yapacak, yapsın; terörü marjinal hale mi getirecek, getirsin; bölücüleri, darbecileri bir bir cezalandıracak mı, cezalandırsın; millet ne diyor? Hepsine varım, ayağımı geri atmam, yeter ki boşu boşuna kurda kuşa yem olmayalım, bunun için ortak akılla hareket edelim ve bekamıza (baki kalma kabiliyetlerimize ve varlıklarımıza) kastedenleri kuralına göre savuşturalım, diyor. O halde bilinmeyen ne, neyi tartışıyoruz, durum bu değil mi, ayrıntıda neden boğuluyoruz, neden yol alamıyoruz dersiniz?

Neden mi? Türkiye’de bir kesim başka bir iddia içindedir, ortaya konmak istenen fikir ekonominin de dışındadır. Aslında öykü Osmanlı’nın sonlarına dayanır da bunu sonra başka bir alanda irdeleyelim. Bugün ne yapılmaya çalışılıyor? Dünyaya düzen verilmesi noktasında Türkiye adaletin, insani değerlerin ve alternatif bir yaşam tarzıyla yaşamanın kapılarını aralamaya çabalamaktadır. Hani şu insanlık var olduğu sürece Dolar sistemi geçerli deniyor ya, aslında Türkiye buna karşı gelmekte ama böyle söylediğinin bile tam olarak farkında değil! Bu belli çevreler için belki ikilem değil, sadece söylem farkıdır, savuşturulabilecek bir teferruat gibi ortaya çıkıyordur, ama aslında işin ucu yürürlükteki değer sistemine kadar uzanan bir içeriği barındırıyor. Şimdi bireysel olarak olup bitene şöyle bakın, “Ben bu farklı düşünme işinde var mıyım, yok muyum?” diye. Siz karar verin, söylenenleri bir yana koyun, kendi beklentilerinizle olup biten gerçeklere beraber bakın ve alınıza güvenin!..

Bugün belli bir görüştekiler hangi yöntemle bu farkı gerçekleştirme yolunda? Söylenenlerden anladığımız ifade edelim: Uluslararası meşru ve birinci sınıf olan her kurumun içinde kalarak savunduğu farklılıkları kendine göre aktarma savaşı veriyor ve hemen yakınındaki coğrafyanın da kendi düşüncesi içinde olma potansiyelini kullanmak istiyor. Dikkate alınır veya alınmaz, ama bu fark değişik çevrelerce görülüyor ve hatta değişik şekillerde de okunuyor. Bilinen bağlamla açıklayanlar, “Bunlar inanca bağlı işler,” diyenler var. Öyle mi? Bu kesim ne düşünüyor? “Müslümanlar Allah’tan, Allah Müslümanlardan razıdır, onlar ise şeytandan yanadır veya onların yolunun üstünde oturan bir şeytan vardır, bu dünyada olmazsa öbür dünyada kazanan biz olacağız, o halde bu dünyada kazanamasak da en azından bunun mücadelesini verelim…” İman ve inanç başka bir konu, imanı ve dahi takvayı bir Allah bilir bir de bireyin kalbi. Asıl soru şu: Millet bu misyonu yaşamı boyunca taşıyabilir mi? Hem de meşru sistem içinde kalarak, kapitalist kuralları uygulayarak, Uzun Savaş dahilinde, komşusuna bile güvenemediği bir ortamda!.. İş dönüp dolaşıyor, siyaset, inanç, laiklik, devlet, demokrasi, modernleşme, para pul konularına geliyor. Belki bundan dolayı Türkiye’de bir süredir bu konular tartışılıyor. Daha başka ifadeyle, milletin kafası bundan dolayı karışık, birileri bir iddia ile ortaya çıktıkça işler daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Peki öyleyse! Bir kesim siyasetçinin küresel çapta savunduklarını ve uygulama yöntemini göz önüne alalım ve soralım: Bu tarz bir mücadeleden kazançlı çıkarak küresel yarışta öne geçmek söz konusu olabilir mi? İşte ülkede bazı kesimlerin kafası burada net değildir. Millet olup bitene bakıyor, okuyor ve dinliyor, farklılık olarak ileri ne sürülüyorsa bunun pratik açıklamaları da dikkate alınıyor, ama kafalar karışık, keskinleşmeler, bölünmeler var ve işin kolayına kaçıyor, “Savunduklarına göre vardır bir bildikleri, elhamdülillah Müslümanın, o halde ben de söylenene uyarım…” deyip günlük koşuşturmasına dönüyor. Günlük koşuşturması ise tamamen kapitalist bir sistem kabilinden, dolayısıyla çelişki tam da milleti vuruyor aslında. Bu çelişki kimin işine yarıyor? Baştaki cümleyi hatırlayalım: Günümüzde savaşlar bu tip oluyor, günlük yaşam devam ederken, küresel para akışını bozmadan, bir yanda eğlenerek diğer yanda şehit uğurlayarak sürdürülüyor, savaş bizim mahallemizde oluyor… Yani kim neyi savunursa savunsun, aslında asıl savaş milletin omuzlarında sürüyor. Millet savaştaysa iyi bilsin, ikircik yok; eğer böyleyse el ele versin, çünkü savaşta komşusu hain olabiliyor, gündüz külahlı gece silahlı olabiliyor, ama silah sadece fitne fesat veya silah tabanca tüfek de değil, para pul olabiliyor. Böyle her şeyin işin başında açık söylenemediği (siz maç oynandıktan sonra söylenenlere bakmayın) bir ortamda ve şartlarda millet istese de istemese de giderek taraf oluyor, keskinleşiyor; çünkü hem yoruluyor, can veriyor hem de kalbinin sesini dinliyor. Bu durum siyaseten başka bir avantaj-dezavantaj konusudur. Karşıtlar elbette milleti hedef alıyor, içerideki siyasiler milleti yönlendirmenin peşindeler, dış baskılar ise hiç göz yaşına bakmıyor, değil mi ki yaşananlar onlar için teferruat!

Akıllı olmak başka bir şey, eldeki var olanı kaybetmek başka bir şey! Öyle değil mi, o halde? Bu dünyada, bu zamanda, bu şartlarda her ne yapılırsa yapılsın akıl yolu mutlaka açık ve diğerlerininkine oranla üstün konumda olacak, bundan vazgeçmek yok! İnsanı kainata baş tacı eden ana tespit akılla ilgilidir, her şeyin karışıklığı da buradan kaynaklanır, çözümü de akıl yoluyla olur. Dini tezle yaklaşılırsa ana nokta akıldır; bunu inkar etmek insanın üstünlüğünü ve Yaratan’ını da (haşa) inkar eder! Her nereden bakarsanız bakın, kafa karışıklığını ortadan kaldıracak nokta akıldır. O halde bu savaş ortamında bu şartlarda çok haklı olan, konuşkan olan ve önde giden değil, çok akıllı olan tercih edilir. Bir defa çelişkiyi burada halletmek şarttır. Eldekiler (her şey ve tüm değerler; maddi-manevi, sanal-gerçek, insan kaynağı, para pul, üretilenler, yazılı dokümanlar…) heba edilmeden üzerine bir şey konmalıdır, buna zemin yaratılmalıdır, plan içinde kullanılacak ve ileride önemli olacak bir kapasite ancak yaparak, değer vererek ve biriktirerek yaratılır.

Plan dediğiniz üç günlük olmaz. Bir iki ülke adı bir yana, mesele fikirsel kurgudur ve buna göre yönelimdir, bugünkü küresel güçlerin iktidarından bahsedildiğinde, onların asırlardır bir plan içinde oldukları görülecektir. Peki karşı koymak üç günlük planla mı olacak? Bu dünyadayken nedir çözüm? Radikal olan kafa kesiyor, canlı bomba oluyor, ılımlı olan “Sistem içinde kalarak bir tarafım,” diyor… Olma o zaman, ne radikal ne ılımlı, kendin ol.

Bütün bu işlere bir nesillik yaşam yetmeyebilir. Akıllı insan sabreder, öyle değil mi? Bu nedenle herkes hesabını doğru yapmalıdır. Eğer gerçek böyleyse ve bu bir şakacı-oyun değilse! Bugün yaşadığımız dünyada asırların çalışmasıyla bir Dolar iktidarı kuran küresel güçler herhangi bir dağdaki teröristi mi bilemeyecekler, Kuzey Kore devlet başkanının mı hesabını yapamayacaklar, kimin aklından ne geçtiğini mi düşünemeyecekler, eğer kendi düzenlerini geliştirmek istiyorlarsa bunu mu beceremeyecekler? Daha büyük sorunlarla karşılaşmamak için önce bu hususu düşünmek ve bilinçli olmak gerekir. Elbette korkmamak gerekir, cesaret milletin kanındandır, ama akıllı olmak cesaretin asıl dayanağıdır, öyleyse önce akıl!

Üniversiteler bilgiyi küresel-üniversal akıldan alıyor, teknoloji küresel anlayışla üretiliyor, yerel pazarlarda bile etiketlenen ürünlerin barkodları küresel bilgiler içeriyor, akıl küresel, insanlığa bakarak değer kazanıyor. Finans küresel akışkanlık içerisinde. Bakın, Türkiye bilgisayarı, telefonu, televizyonu, stüdyoda çekim yapan kamerayı, dinleme yapan istihbarat cihazını nereden satın alıyor? Kullanma kılavuzları ve barkodlar nasıl yazılıyor? Örneğin bir sistem tasarımının ve yazılımının aklını Amerikalı veriyorsa, programı Hintli gençler yazıyorsa, ürünü Çinliler üretiyorsa, parçalar İzlanda da birleştiriliyorsa, parası Hong Kong’dan havale ediliyorsa, ödemeler Dolarla oluyorsa, faturayı Singapurlu kesiyorsa, sistemin bir parçası olan ürünü Türkiye ihtiyaç duyup satın alıyorsa, devlet dairesine monte ediyorsa, arızalarına İngiliz ekip bakıyorsa, neyin peşinde koşacak bu millet? Millet bu sistemlerin bir yerlerinde olarak işin esasını kontrol edebilir, dışında kalırsa olmaz! Kontrol her noktada olmalı ve akılla gerçekleştirilmelidir.

Küresel ve yerel, ahval ve şerait bundan mürekkep, o halde günlük yaşama tekrar bakalım. Dünya ilelebet bu tarz bir sistemle gitmeyecek. Ancak işin daha da ilerisi düşünülmeli, çünkü bugün kontrolü elinde tutanlar geleceği de düzenlerler; çok değil 2050’lerde Dolardan başka bir değer birimi hem de sanal geçerliliği olacak tarzda tedavüle konur ise bu daha mı dini olacak? Bunu bugün Doları tek para birimi yapanlar bir sonraki versiyonu da getirip yerleştirecektir, eğer başlarına taş düşmezse! Sonra küresel güçlerin derdi (konuşulan türden) din değildir, onlar dini kullanırlar, Dolar da değildir, onlar Doları da kullanırlar, esasen tamamen kontrolün kendilerinde olmasını isterler, onlar için araçlar elbette zamanı gelince değiştirilir, böyle düşünürler, kendilerini “tanrı” gibi görürler, tıpkı eski krallar gibi. Asıl mesele senin tanrın, benim tanrım mı?

Neyin savaşı yapılıyor, bir baksanıza? Hemen herkes aynı idealleri konu ediyor, adalet, barış, huzur, hem de sonsuza kadar. Liderlerin bugün bakması gereken çok nokta var, önce hal ve gidişatı daha sakin okumalılar. Liderler kendi aralarında konuşurlar, onların muhabbetleri başkadır, ben o tarafta değilim. Millet tarafındayım; madem ki “Millet ne diyorsa o!..” ben de aynı gözle bakıyorum. Yaratan bile yarattığına taşıyamayacağı yükü yüklemiyor. O halde siyasetçiler millete bir baksın, kendilerini kaptırmasınlar, önce kendilerine sorsunlar, “Her şey millet için ve millet adına ama şimdi konu ettiğim bu yük az mı, çok mu; zamanı mı, değil mi?..”

Şunu söyleyebilirim, millete kendi rızası dışında aşırı yük yüklenmemelidir, zaman çok önemlidir, bu işin bir yanı; diğer yanı ise milletin kendi kendine yapması gerekenlerle ilgilidir. Her ne olursa olsun millet birlik ve beraberlikten yana olmalıdır, komşu komşusundan emin olmalıdır, bu Müslümanlığın gereğidir, Hz. Peygamberin bu yönde hadisi var, çünkü milletin omuzlarındaki yük her daim ağırdır, zamanla daha da ağır gelebilir. Bilemezsiniz kim haklı, hangi yolun önü açık? Birey aklının çözümüne dayanacak ve vicdanının sesini dinleyecek, sürü gibi davranmayacak, kendi kararını kendisi verecek, ağırbaşlı olacak, akan sellere kapılmayacak, cesaretle ve sabırla hareket edecek… Çok çalışmak, üretmek, adaletle bölüşmek gerekiyor. Keşfetmek, bulmak, sahip olmak bununla bir fark yaratmak, karşılığını alabileceği bir farkla ortaya çıkmak gereklidir. Kapalı değil, açık bir toplum olmak gereklidir. Elde avuçta bir şey biriktirmeden olmaz, önce bilgi biriktirilir, sonra para; biriktire biriktire bir yere varılır, bunun için de istikrar gereklidir. Şimdi ayrı gayrı olmayı da işimize bakalım, bu bir savaş, aramıza giren ve yolumuza oturan asıl düşmana bakalım, bu daha önemlidir.

(Görsel: Flickr, Jan David Hanrath)

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.