Güncel Etik Tartışmalar ve Öneriler

Bugünlerde sürüp giden etik çerçeveli tartışma çevre, insan, savaş, devlet ve politika alanlarında ele alınıyor. Başka ne beklenir ki? Bence ilgi çeken kısmı konulara yeni aşina olan sosyal medya kullanıcılarıyla ilgi. Ama olsun, ne de olsa konu belirli düzeylerde ele alınınca hem daha dikkat çekici oluyor hem de daha ikna edici. Bu bağlamda güncel örnekler Soğuk Savaş’ı anımsatırcasına Kuzey Kore gibi diktatörlükle yönetilen ülkeler veya nükleer silah denemeleri ele alınarak yapılıyor. Varılmak istenen çözüm ise küreselleşmenin yöntemsel açıdan kurallarını belirginleştirmesi şeklindedir. Bu tür tartışmalar devam edeceğe benziyor.

Oysa ifade ettiğim gibi Soğuk Savaş sonlanınca bu tür tartışmaların da bittiğini düşünmekteydim. Peki, ne oldu da bu konu güncel örneklerle süslenip tekrar açıldı? Cevap, güç verenlerin enternasyonalist olduklarını söyleyebileceğimiz Trump’ın başkanlık koltuğuna oturması üzerine Obama dönemi sonrası sıcak ilişkileri sekteye uğramış görülen globalistler arasında alevlenen bir tırmanma var da ondan. Belli kesimler bir biçimde nasyonal ve global doktrinleri tartıştırmaya başladılar. Onlara gerekli olan somut konular olmalıydı ve her fırsatta bunu sağlayanları öne çıkarıyorlar.

Bugün hemen herkes Kuzey Kore örneğinden yola çıkarak kolay konuşur oldu. Hatta garip bir başkanı olan örneğin Rusya, Amerika veya Çin ile karşılaştırılınca oldukça küçük sayılabilecek bu ülkenin sürekli nükleer deneme yapmasını çevreciler gündeme taşıyorlar. İş burada kalmıyor, Kuzey Kore kaynaklı nükleer tehdidi gerekçe göstererek öteden beri bu tür süreçler sonucu üretim yapmış ve stoklarını doldurmuş ülkeler de yeni denemeler yapma imkânı buluyorlar. Bu tür güncel örneklerden yola çıkarak, uluslararası ilişkilerin toplam kalitesi açısından bu konu, bize çok önceleri Hegel’in de tartışmaya açtığı türden etik değerleri hatırlatıyor.

Bugün hiç kimse Kuzey Kore’nin bu nükleer silahlanma yarışına neden itildiğini tartışmıyor. Değil mi? Olan olmuş ve Uzakdoğu’daki güç mücadelesinden bu tür bir sonuç ortaya çıkmış. Bu tür üzeri rahatlıkla kaşınabilecek çıban olarak bugünün güçlerinin de işine gelen somut olayı hemen ortadan kaldırırlar mı? Hayır. Hatta bu tür zıplama tahtaları özellikle tutulur ki başka büyük sürtüşmeler için kullanılabilsin. Örneğin küresel güçlerin işbirliği içindeki Çin üretimini, ticaretini, finansal, politik ve askeri gücünü geliştiriyor. 2030’lardan sonra belirgin biçimde Amerika’yı zorlayacak deniyor. Belki de dünyada dengeler tekrar gözden geçirilecek. Çin, “Tayvan benim toprağım” diyor ve bundan geri adım atacak da değil. Pasifik’in bu yakasında ABD üsleri ve silahlı güçleri sadece Tayvan’da değil, aynı zamanda Güney Kore ve Japonya’da konuşlu durumda. O halde konu belirginleşiyor. Eğer salt etik konusu önemli ise bugünün güçlüleri kendi politikaları gereği neden bu çıbanı bahane gösteriyorlar dersiniz?

Bu konuda filozoflarınkiler ile akademisyenlerin veya politikacıların söyledikleri çelişir mi? Çelişmez. Ama taraf olmaları bakımında farklı kulvarlarda farklı toplumları etkileme peşinde olurlar. Etkilemek ve ikna etmek, meşrulaştırmak ve insanları sürece hazırlamak… Bu özellikle filozofların ve akademisyenlerin üstlenebileceği türden görevlerdir.

Uygarlıkların temsilcilerini daha ilerilere taşımadaki gerekliliklerin uygulamadaki karşılığına bakın. Devletlerin bir dayanışmasına ihtiyaç var mıdır? Tüm insanlar evrensel bir refleksle işbirliği içinde olabilirler mi? Yaratılan kötülüklere, yanlışlara, çıban başlarına karşı ulus yapıları içindeki sıradan insanlara “siz kahraman olacaksınız” dendiğinde bundan ne anlaşılır? Şimdiden ikna edici filozoflar konuşmaya başladılar, insanlara “sizi kurban seçtiler” türünden açıklamalar yapıyorlar. Kim anlıyor?

Bütün bunlar eski bir tartışmayı gündeme taşıyor: Komünizm ve kapitalizm. İşin yine doğası gereği komünizmin de aslında kapitalist amaçların içindeki bir yöntem olduğu söylenmektedir. Böyle değilse bile başka açıdan söylemek mümkün: Karl Marks sanayileşmeye bakıp gidişatın komünist topluma kaydığını açıklamıştı. Öyle mi oldu? Uygulamada nasyonalizme kayma söz konusuydu. Komünizmin bir sonraki aşaması olan enternasyonalizm ise Karl Marks’ın beklemedi bir eksende gelişti. Sonuç şöyleydi: Kapitalizm, milliyetçilik, milletler sistemi vs. ile birlikte dünyaya egemen olmak. Şimdi gelinen noktada bunu görüyoruz. Ama manipüle edilen çıban başlarıyla beraber bu okumayı yapmak gerekiyor.

Bugün küresel manipülasyonda terör bir yöntem olarak seçilmiş ve gizliden gizliye belli odaklarca ve hatta ülkelerce bir nevi desteklenerek geliştirilmektedir. Bu noktada etik bir tartışma yürütülmesi söz konusu olmamaktadır. El Kaide, IŞİD (hatta Türkiye özelinde FETÖ’yü ve benzerlerini de bu şekilde düşünmek gerekmektedir) vs. küresel terör örgütleri sanki akıllı bir elin onları bir yerlere yerleştiriliyor ve sevk ediliyor. Evet, ortada kapitalist anlayış var ama bunun dışında olan ne? Bölgedeki güçleri ve ülkeleri mikro hale, yani daha kolay idare edilebilir yönetimlere dönüştürmeyi teşvik eden bir çıkar anlayışı söz konusudur.

Yüzeysel ve yapay düşünenler bu olup biteni doğru okuyamamanın sonucuna katlanmak durumunda kalmaktadırlar. Ben Osmanlı’nın yıkılması sürecinden başlayarak ve sonrasında Ortadoğu’daki bütün gelişmelere bakarak, her bir adımdaki yaşananları size bu çerçeve içinde aktarabilirim. Şimdi gelinen noktada sadece Irak ve Suriye de değil, Türkiye ile ilgili okumaları da buna göre yapabilirim. Ama sizin de bunu bildiğinizi düşünüyorum.

Fikrimce insan doğasına uygun olan bu kapitalizm konusu iyi anlaşılmalıdır. Eğer etik değerler söz konusu edilecek ise “komünizmde vardı” demek yerine, “kapitalizmin içinde şu noktada, bu ilke esas alınmalı” denmelidir. İnsan nasıl hayvani tarafını eğitmek için çaba gösteriyorsa, kapitalizmi de eğitmesi, belki de sınırlandırması gerekecektir. Bu sınırlamada veya eğitimde başarısızsa tıpkı insanın kendini dizginleyememesi gibi düşünülmelidir.

Kapitalizmin kuralları vardır ve insanın ruhuna koşuttur. Nasıl insan doğal-nefsi-hayvani dürtülerinden dolayı kendini dizginleme ihtiyacı duyuyorsa, insanın doğurduğu ve adını koyduğu kapitalizm de kontrol edilmesi gereken bir gerçeği işaret eder. Kapitalizm her şartta kazanç elde etmeyi ve böylelikle ilerleme sürecini zorlar. Örneğin herkese iş imkânı sunmakla ilgilenmez. “Olsa iyi olur” der ama konuyu doğal seyri ile değerlendirir. “Çevre kirlenmiş mi” diye çok büyük bir endişesi yoktur. “Bana Mars’tan kaynak getir o zaman” der ve alternatifini bulduğu zaman mukayese yapar ama kolay olanı her zaman baş tacı eder. Kapitalizm, insan dahil her bir şeyi değeri ölçüsünde ele alır, yani fiyatlandırır.

Naomi Klein “Şok Doktrini” isimli kitabında, toplumsal zorlukları yenmek ve kendi ajandasını zorla kabul ettirmek için kapitalizmin felaketleri dahi nasıl fırsata çevirdiğini işliyor. Eğer gelecekte Pasifik’te bir savaş olacaksa (ki türü ve boyutu çok başka olabilir,) bunu meşru sebepleri olmalıdır, eğer bugün fırsat Kuzey Kore tarafından verildiyse ve bölge ülkelerindeki insanlardan bilinen türden kahramanlıklar bekleniyorsa, daha konuşulacak çok şey var demektir. Unutmayalım, şimdiden planlamaları yapılan işlerdir bunlar. Çevreciler ve hümanizm taraftarları da bunun hesabını yapıyorlardır. Araştırma merkezleri de bunu masaya yatırmışlardır. Biz biliyoruz ki vizyon, doktrin, strateji, taktik, hedef gibi sözcükler aslında birer lafügüzaf değildir ve önemlisi yaşanacakları işaret eder.

Fırsatçılar savaşın ve silahlanmanın etkilerini iyi biliyorlar. Kapitalizmin itibarlı olması ile ekolojiyi mukayese eden insanın hemen ilk fırsatta kapitalizmin yanında yer alması çok doğaldır. Çünkü dediğim gibi burada insanın doğası içinden çıkmış bir yöntemi söz konusu etmekteyiz. İnsan her fırsatta kapitalizmi daha fazla parlatır, çünkü bu insanın kendini parlatması anlamına gelir.

Hemen her yerde Çin’in küresel ekolojik kirliliğe neden olan dikkatsiz üretimi ile ilgileniliyor. Doğrudur ve hatta mutlaka önlem alınmalıdır. Ama başka konular da var. Ben bugün 250 milyon Çinlinin “resmen” köle olarak çalıştırıldığını konu eden birini görmedim. Yaklaşık bir Amerika nüfusundan bahsediyorum. Örneğin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu konuya dikkat çekmeyi üzerine vazife edinmez bile. Başka? Ne akademisyen ne filozof ne de çevreci… Bir şey söyleyin!

Tam tersi konuları daha çok görürüz, önemsiz demiyorum, ama yöntem bakımından bana biraz eksik geliyor. Örneğin Birleşmiş Milletler eriyen Grönland ile ilgilenmeyi daha kolay görmekte. Fotoğraflarını çekip yayımlıyorlar. İyi de her yıl kötü şartlardaki milyonlarca genç ve çocuk yaştaki insanın ölümünü engelleyecek bir oturumu öncelikli görmüyorlar mı? Bunları en üst ağızdan neden konu etmezler? Örneğin Çin ve Hindistan’ı bu yönde yaptırımla yola getirmeye yeltenmiyorlar. Neden? Ucuz işçi var diye mi? Herhalde, Mao’yu bilmem ama, Karl Marks bu durumu görseydi başka taraflarda olurdu.

Eğer insanlık ailesi olarak yine insani değerlerden yola çıkarak politikaları doğru çizgide sabitleyebilsek, dolaylı da olsa eriyen buzulları koruma işi kendiliğinden çözülecektir. İlke şu: Yapan da bozan da insandır, insanı eğitmek esastır. Doğal çevrimle olan ve kendini yeniden onaran süreçleri hiç düşünmemek gerekir. İnsanı yokmuş, kabili sarfmış gibi, buna karşılık üretimi, parayı daha öncelikli gören, ihtiraslı ve köleci bir akıl var ise sormak gerekmez mi, insanlık neyin peşinde diye? Bu tür “doğru” bir aklın inşa edilebilirliği, bunun politik gereklilik olduğu, kahraman çıkarmaktan çok etik değerlerle olgunlaştırılmış liderlerin işbaşına gelmeleri hakkınca önemsenmelidir. Liderleri bile arkasındaki güçler yönlendirdikçe işlerin etik düzeyini tartışmak sıkıntılı bir konu oluyor, maalesef.

Maalesef bazı filozoflar kendi tarafgirliklerini de belli ediyorlar. Örneğin, Slavoj Zizek, “çevremizle yeni bir karşılıklı etki kurabilmek için, radikal politik-ekonomik bir değişiklik gerek” diyor. Sanırım evrensel genişlikte komünizm benzeri bir yönetimi konu ediyor. Bildiğimiz komünizmin türevi enternasyonalleşmeyi güncelleştirerek aşıveriyor. “Pratik olalım” der gibi bir yaklaşımı var. İnsanlık ailesi halinde küresel birleşimi gerekli görüyor. Filozof ya konuşacağı çok laf var, idealist ya taraftarı da çok oluyor… “Küresel idare olursa politika belli bir çizgiye oturtulur, insanlık etik değerleri daha rahat hazmeder, savaşlara ve dolayısıyla kahramanlara ihtiyaç olmaz, çevre de zarar görmez” diyor. “Dünya bu haldeki sistemle kurtulamaz,” diyor. İyi de kapitalizmi baskılamak için önerisi sadece küreselleşme mi?

Peter Sloterdijk “vahşi hayvan kültürünün evcilleştirilmesi” yakıştırmasını yapıyor. İç içe geçmiş doğal ve vahşi zorluklar, insanın doğası, kapitalizmin doğası ile birleşince ortaya nitelikli hayvanilik çıkıyor ve biz buna uygarlık diyoruz. Almanya’nın yapageldiklerine dur diyen çıktı mı? Yoksa Peter’i dinleyen mi yok?

Yine içinde bulunduğumuz coğrafyaya bakarak şunu açıklayabilirim, vahşi kapitalizmi ve küreselci aklı temsil edenler bugün Ortadoğu’yu terörle, mezhepçilikle, diktatörlüklerle ve cahillikleri okşayarak tarumar ettiler ve kendi gelişmelerini sağlamlaştırdılar. Bunu doğru okuyamayanlar o akla “üst akıl” dediler ve istemiyor görünseler de aslında onların aleti konumuna geldiler. Acı olan budur. Eğer bölgede bu kapsamda etik bir tartışma yapılamıyorsa, bu da yaratılan sistemleştirilen dinamiklerle kendi kendini nefessiz bıraktığındandır. Daha bunu aşamayanlar enternasyonalistler ile globalistler arasındaki büyük savaşın dişlileri arasında un ufak olmaya mahkûmdurlar. Mesele uzun zaman dilimiyle, geniş pencereden, çok boyutlu, tarihten ders alarak, aklıselim bakabilmektir.

Şimdi bakın Ortadoğu’da meselenin özünde daha ziyade çevre konuları mı var, bölünüp parçalanmadan hayatta kalabilmek mi? Ama gidip örneğin Norveç’te konuşursanız oradaki öncelikler elbette başkadır. Şimdi sorun Zizek’e, Ortadoğu’da sürekli sorun çıkaran güçlü bir ülkeyi kontrol etmek için önerin ne diye, cevap verebilecek mi?

İnsanımız için ne önerelim? Yapay akılla ve mantıkla, hikayelerle, menkıbelerle, vs. dünyada ayakta kalmak söz konusu olamaz. Doğayı, gerçeği, aklı ve bilimi baş tacı yapalım. Bunu engelleyenleri ise özgün bir etik tartışma içinde bıkmaksızın yargılayalım. Önemli olan düşmanı iyi bellemek değildir, taraf olup büyük savaşa dahil olmak da değildir, zaten istedikleri anda onlar seni veya beni alır kendi siperlerinin önüne koyuverir. Tarihte bunun örnekleri var. Mesele barışı ve istikrarı sağlamlaştırabilecek aklı inşa edebilmektir. Önce ve her daim gerekli olan budur. Eğer insanın ve insanlık doğasının mayasına bakarak iş yapıyorsanız, bütün çıkarcılara ve sizden görünüp asıl sizi istismar edenlere rağmen, kapitalist yaşam tarzınızı ve nefsinizi eğitebilecek güce erişmeniz ve birey olarak güçlenmeniz gerekecektir.

(Görsel: Flickr, weelibrarian)

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.