Cehaletle Savaş

Cehaletin çok yüzü vardır, biz burada millete musallat olan belli başlılarını inceleyelim. Topluma bakılırsa cehalet kavramı oynaktır; bildiğini zanneden ile bilmeyen arasında gider gelir diye düşünülür. Ama belli bir noktaya göre, ki o bilmekle alakalıdır, mukayese edilirse yeri bu taktirde belirginleştirilebilir. Dolayısıyla cahil duyguyla değil, ancak bilgiyle açığa çıkarılabilir. Cahilin duruşu nettir, sesi çıkacaksa kendi aklını ve jargonunu kullanır, baktığı bir yer vardır, söze karışır, ama sadece toplumu karıştırandır, zehirleyendir.

Toplumumuzda cehaletin ilk yüzü açık, çağlar öncesinde yaşayan bir akıldan bahsediyorum. Bir bilgi çağlar öncesine ait olabilir, ancak buradaki cehalet bilgiyi okuma biçimindedir. Bilginin net kısmı dışındakilerle ilişkiyi incelemek gerekir; eskide kalmış o çevresindekilere bağlılık vardır, yorumlar konuyu farklılaştırabilir. Veya bilgi evrenseldir ama cehaletin yüzü sadece bugünün örneklerini bildiğinden dolayı ne ise o algılanmış son açıklama, asıl bilginin esasından çok uzaklara kayabilir.

Geçenlerde bir radyo programında ilginç şeylerden söz edildiğini duyunca biraz olsun kulak kabarttım. Huşu dolu bir ses tonuyla konuşmacı Allah’ın (CC) sıfatlarından biri olan, “her şeyi işiten” anlamındaki “Semî” sıfatını açıklamaya çalışıyordu. Sanki kendisi konuyu çoktan anlamış, söylediklerinden emin ve gurur duyar tonda konuşuyor; aslında sadece jargonu kullanıyor, idrak yerinde değil. Dinleyenler ise jargondan dolayı bir aldanma içinde. Duysanız sanki konuyu çok biliyor, hatta olayın olduğu yerdeymiş gibi. Vaziyet nedir biliyor musunuz? Dinen söyleyeyim; adam şirk içinde, Yaratan’a eş koşuyor. Yaratan mealen, “O’nu herhangi bir şeye asla benzetmeye kalkışmayın, O sizin algınızın dışında ve aklınızın ermeyeceği halde…” diye zatı ile ilgili bilgi veriyor. Bakın bu bir bilgi: O’nu bildiğin bir şeyle kıyaslama! Bu bir ikaz bilgisi. Olan ne? Radyo sunucusu ve bütün iştirakçileri O’nu kendi öğrendikleri ve bildikleri örneklerle açıklayıp bir nevi “şekillendiriyor”. Eğer din adına konuşuluyorsa, bu en büyük yanlış değil de nedir? Aynı sözcükleri kullanıp da, çok farklı yerlerde koşturmanın işte size örneği: Yaratan’ın Semî olmasını, “şu kadar Hertz” demek suretiyle, frekansla, dalga boyuyla, uzayın derinliklerinden gelen sinyallerle açıklamaya kalkışmak da ne demek oluyor? Ey cahil! Yaratan, insan gibi kulağı olan ve fiziki algılarla işitebilen bir varlık mı?

Örneğin biri çıkıp, “Ben Müslümanların Peygamberinden de ileride bir noktadayım,” derse bunun Müslümanlık ile ilgisi olabilir mi? Açıktır ki bu kişi başka bir inanışın sözcüsü olmuştur. Peki, bu tür bir çıkışa bu asırda cüret eden akıl normal olabilir mi? Kendiyle birlikte olan sapkınları da düşünün! Bu tür sapkınlıklar gelişir ve tehlike üretir.

Hastalıklar vardır, örneğin şizofreni. Şizofrenlerin içinde farklı kişiler yaşar, biri öne çıkar inandırıcı olmak için elinden geleni yapar, başka şartlarda diğeri öne çıkar, tamamen farklı ve hatta sırlar aleminden hediyeler getirdiğini söyleyen biri oluverir, etrafındakilere inandırıcı olmak için yine çaba içindedir. Bu onun hastalığıdır. Zaten cahildir ama bu bir yanda dursun. Bir hastalığı bilememek başka bir cehalet, hastanın anlattığı sırlara hayran olmak ve inanmak ise çok başka bir cehalettir.

İnanç serotonin salgılarıyla ve beyin titreşimleriyle ilgilidir. Mutlu olma hali, vücudun belli bir nöbet geçirmesi gibi tepkiler aslında normaldir. Anormal olan nedir? Cahil bireyin bunu bir ulviyet, ilahi veri olarak açıklamaya kalkışmasıdır.

Rüyaya yer verelim. Rüya insanın beynindeki çok doğal bir uykuda görme konusudur. Rüyaya çok özel anlamlar yüklemek yanlıştır. Yaşamın, uyanıkken inşa edilen dünyanın önüne geçecek bir konu değildir; vardır, herkes için normaldir ama sadece rüyadır. İnanç sahipleri için söyleyeyim, Ahirette uyanıkken yapılanlardan dolayı bir imtihan vardır, rüyalar hesaba dahil değildir, buna inanmıyor musunuz? Unutulmasın; O, Kur’an’da Hz. İbrahim’e, “Sen rüyana inandın!” demektedir, orada rüya değil, buna karşılık Hz. İbrahim’in gösterdiği takva önemsenmiştir.

Bazı psikiyatristler hastasının rüyalarına dayandırdıklarını kendisine hatırlatır, yorumlatır, bilinçli veya bilinçsiz normal yaşama taşıdıkları bozukluklarının farkındalığını sağlar, bu yolla eksikliklerini onarmalarına destek verir. Rüyayı hastalıklarına daha da derinleştirecek ölçüde normal yaşamında, işin içinden çıkılmaz kılan da bireyin kendisidir. Bütün bunları bilmeyen ise tamamıyla cahildir.

Hayale de yer verelim. Hayal de normaldir. İnsan beyni sürekli bilgi üretir, bildiklerini tekrarlar, birleştirir, ayırır, eğer, büker, sadeleştirir, karmaşıklaştırır… Bilincindeki ve bilinçaltındakileri çeşitli şekillerde eklemlendirerek sürekli bir şeyler düşünür. Uykuda oldu ise, ki olur; bu zaten bir rüyadır. Uyanıkken oldu ise hayaldir. İlham ise hayalin ürünüdür. İşe yarar hayal ürünü somut fikri temsil etti ise bu ilhamdır.

Hayal gereklidir. İnsan hayalleriyle bir bütündür. Ama hayaller normal yaşamının önüne geçiriliyor ve hatta çeşitli kurgularla gerçek olmayan gerçekmiş gibi gösterilerek başkalarına aktarılıyor ise bu giderek hayal aleminin normal yaşamı etkilemesi suretiyle bozması demek olur. Cehalet bu durumu kendi dahilinde normal kabul eder. Artık esası farketmek zorlaşmıştır. Yanlışı ancak bilgi kontrol edebilir, eksiği tamamlar, yalanı gerçekten ayırt eder ve düzeltir.

Bakın bu tip psikologların ve psikiyatristlerin konularına dahil olan mevzular cahil toplumlarda normal yaşamın önüne geçmiş haldedir. Eğer toplum geneli meczubun adını doğru koyar ise toplumsal idraki yetindedir, değil mi?

Hatta bazı kültürlerde cehalet inancın içinde öyle bir yer bulur ki, hastalıklı birey kendi kendini inandırmıştır, artık yarattığını bir başka kişilik halinde benimsemiştir, ona bir elbise bile giydirmiş ve bir kisve biçmiştir… İyi de diğerlerine ne oluyor? Cahillik, kültürel başka yanlışlarla iç içe girdi ise artık toplum doğru ile yanlışı ayıklayamaz olmuştur, bu durum müdahale edilmez ise toplumsal çöküşün bir sebebi dahi olabilir.

Müdahale etmek! Nasıl? Hastalıklı doktora gider. Peki, toplumun tamamı (veya büyük bir kısmı) hastalıklı olabilir mi? Bakın eğitim şekli, kültürel yorumlar ve bilime bakış bu işin üzerinde çalışılması gereken alanları açıklar. Bir müdahale gerekecek ise eğitimi ve bilimi esas almak şarttır; kültürü yanlış, eksik, kötü ve geride olanla değil, iyi, doğru, önü açık ve ileri olanla melezlemek gerekir.

Memleketimizde uzun süreden bu yana neler olup bitiyor, şimdi anlayabildiniz mi?

Bir eksik var ise kararlı olmak şarttır; bütün bunlar devasa projeleri gerektirebilecek müdahale atmosferinin politikaya dönüştürülmesini, hatta deyim yerindeyse devrim yapmaya kadar ileri giden değişimleri gerektirir. Cehalet obezleşti ise normalleşmek bir o kadar büyük savaşları gerektirir. Çünkü hücre yapıları bozulmuş, genetik tiplemelerde sorunlar hasıl olmuştur.

Cehaletin bir diğer yüzüne bakalım. Felsefecilerle bilim insanlarının birbirlerine yönelik şüpheleri XIX. Asırda belirgin şekilde gün yüzüne çıkmıştır. Özellikle öne çıkmaya elverişli bir kapsamı ifade eden fizikçilerin çatıştığı temel konular kuantum sayfasını da açmayı müteakip kendini bir yol ayrımında bulmuştur.

Bu kapsamda bir ara Schrödinger’in duyduğu şüpheleri hatırlayalım. Schrödinger şöyle diyor: “Doğal olayların büyük bir çoğunluğu için evrensel nedensellik aksiyomunun kurulmasına yol açan düzenlilik ve değişmezlik sorunlarında fiziksel araştırmanın, şansın, yasanın gözlenen bütün katı uyumun ortak bir yolu olduğunu açıkça göstermesi gerekir.”[1] Bilim çevreleri böylesi bir çelişkidedir.

Başka bir örnek, “Büyük patlama -Big Bang- hiç’ten meydana gelmiştir,” diyen Stephen Hawking yıllarca devam eden bilimsel eleştirilerin sonrasında “Hiç değilmiş, sonsuzmuş!” demeye başladı. Sonsuzluk kavramı “ilahi” açıklamalarla mürekkeptir, ama bunu iman eden bilir.

Şüpheler olabilir, bilim şüphe duyarak gelişir. Bilgi de sabitlenir ve bilim buna göre referans alır. Ama bilim insanının bilineni sabitleyerek ifade ettiği şüphe götürür konuları duyan cahiller kendine sahiplenecekleri bir nokta bulduklarını zannederler. Bu cehalet değil de nedir? Doğayı, bilimi, yasayı, anlamı yaratılışın bir dışında, bir de içinde göstermekle çelişenleri konu etmek abesle iştigaldir. Ama bu konularda takıntıları olanlar var; tıpkı yukarıda örneklenen ters istikamette yer alan o cahillikte diretenlerin varlığı gibi.

Mesele gereken yerde tümel bakış açısını kavrayamamaktan ileri gelir. Bilinç atmosferi nedir? Bilgi, isimler, fiiller, sıfatlar, kavramlar, anlamlar, mana, maneviyat bu bilincin içindedir ve “sürekli genişleyen alemin” artan bilinçliliği bizlere bütüncül algıda bir ipucu verir. O, Yaratan, Alemlerin Rabbi, bilinç atmosferinin de sahibidir, kapsayandır. Her şeye nüfuz etmiş haldedir. Örneğin, “İnsana şah damarından daha yakın” olmasıdır. Her boyutunda insanın neyi hayal edebileceğini bilendir. İnsanın kendinden bile sakladığı aklının köşesinde geçenleri bilendir. Sürekli gelişen anlamın (mananın) hem manevi esasıdır hem de yarattıklarına idrakin kapılarını açandır. O, hiçbir şeyden uzak değildir, ayrı değildir, şekle sahip değildir, algıların çok ötesindedir. O, madem ki kavram, anlam, isimleri öğretendir, o halde bilimin de sahibidir, doğanın ve görmemiz gereken gerçeğin yaratıcısıdır. Hiçbir şey ilahi anlatımın dışında değildir.

Bizler böyle demekle ne kaybederiz ki? Bu husus insanın ve yaptıklarının inkarı anlamı taşımaz ki; aslında insanı vakarı ile, kula kul etmeden yaratanına yaklaştırır; hepsi bu. Yok! Kul, özünü inkar ederek, kendini veya imal ettiklerini hayati göstermek için diğerlerini tahakkümü altına almak ister; bu ise cehaleti körükler.

Haliyle insan kendi kavramlarını bilmekle ve aklını kullanarak çoğaltmakla ve çoğaltmakla yükümlüdür. Ne yolla yapılır bu? Keşifle, izlemekle, görebilmekle, işitmekle, anlamakla, kapsam itibarıyla kanun koymakla, denemekle, uygulamakla… Gelişme varsa zamanın içinde olur. Cahillik olacaksa her yerde ve zamanda olur.

Bilimde araştırılan ve bulmaya çalışılan konular birer bilinmez değil mi? Anlam derinleşmiyor mu, uzay giderek genişlemiyor mu? Geçmişe oranla insanlığın bildikleri ve öğrendikleri, hatta üretip kullanabildikleri bir hayli fazlalaştığı halde, her şeye rağmen, bilinmeyenler daha çok karşımıza çıkmıyor mu? Bunlar daha da netleştirilmesi gerekenler; bilinmeyeni bulmak ve anlamaya çalışmak; hatta bütün bunlar için bir hesap hatasına düşmeden, kanun-kitap bilerek çalışmak değil mi? Bilim için sahip olunması gerekeler insana neden engel olsun ki? Yeter ki had bilinsin, şirke girilmesin!

Ancak şu da bir gerçek ki; bilim insanlarını dinden imandan edenler de cahillerdir, onların hatalarıdır, sergiledikleri olumsuzluklardır. İnsan elinde anlamı çarpıtılan kitapların yazarı kavimlerdir, geleneği inşa edip bunu öğreti şeklinde dikte ettirenler topluluklardır. İşte bunlar, bağnazlığın da her bir toplumdaki izdüşümü olanlardır. Cehaleti aşılayıp bunun üzerinde politik güç elde ederler ve her türlü istismarla insanın yolunun üzerinde otururlar.

Şimdi de cehaletin açıklanan türlerinin temsilcilerine bakıp, zamanın algısından uzak kalarak kendilerine akıllarınca net bir yol bulduklarını zanneden başka sınıf cahilleri konu edelim. Bunlar aslında kaybolmuş insanlardır. Diğerleri öyle veya böyle anlamla ilgilidirler, bunlar ise en kötü olanın temsilcileridirler, çünkü farkında olmadan anlamın esasını inkâr ederler. Anlam yükledikleri sadece avuntu kabilinden şeylerdir, bildikleridir. Bu kişiler hani o “sözde” denilen türdendirler. Bunlar bizim “Cin olmadan şeytan çarpan,” diyebileceğimiz insanlardır.

Kaybolmuşlar cahilliğin bin bir yüzünden yararlanırlar, fırsatçıdırlar, kırıntı halindeki fikirleri değişik ezberlerle düzenlerler ve ne dedikleri pek anlaşılmaz. Bunlar temelde var olanı apaçık yok sayan bir tavırla hareket ederler, kendilerince tarifleri vardır. Körlükleriyle övünenlerdir bunlar. Aynı zamanda korkaktırlar ama ola ki daha ileri giderlerse veya bir yerlere taşınırlarsa, tehlikeli olurlar.

Ne diyelim? Ey insan, işine gücüne bak! Hiç değilse söylendiğin gibi doğru yap; bildiğin gibi ama iyisinden yap; örneklendiği gibi ahlaklı ol! İnanıyorum de, gerisi O’nunla yakınlığının ölçüsünde geçerli olsun, bunu sen bil. Tartışmaya açık konuları elbette tartış ki cevaplanacak sorular çıksın ortaya. Daha fazla öğren, idrak et, şükret! O sana tarif edilenden olma; kâfir, müşrik, münafık olma! Bilim sonsuzla irtibatlıdır, maneviyat derindir, çoğu konusu bundan dolayı insana bilinmezdir, merak konusudur, teşbihi (müteşabih) açıklamalar bundan dolayı bir sınav konusudur. Manayı anlamak, idrak etmek mümkün mertebe olan bir şeydir. Öyleyse gerçek ve somut olanı, üretileni, işi anlamlı kılmakla ilgilenmek gerekmez mi? Bu noktada doğallık, bilimsellik, gerçekçilik insana bir çelişki mi üretir? Çelişki insanın yanılgısındadır, kendi arzularından çıkagelenlerdendir…

Ey insan, bence sen gel önce bu cehaletini kabullen. Sonrası kolay olacak… Etrafıma, ortamıma bakıyorum, hepimiz çok cahiliz! Ya kibir sahipleri, herşeyi bildiğini zannedenler… Ey insan, durma, cehaletle savaş; öce kendinle, sonra gerisiyle!

 

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.