Terörizm geçmişte olduğu gibi çağımızın korku ve şiddet içeren bir düşmanlık ve zulüm yöntemidir. Terör bu dünyada şeytanca denilebilecek türden bir beladır. Terör asla bir caydırma değildir. Caydırmak insana yakışan bir yöntemdir; içinde akıl, barış ve davet vardır.

Küresel medya otorite kabul ettiği şahsiyetleri karşısına alıp soruyor: “Cihat nedir, İslami teröristlerin yeni hedefleri nelerdir?” Gün geçmiyor ki ulusal kanal denilen kesim şu hususu tartışmaya açmasın: “Barış havası geçti mi? Ülke bölünecek mi?” Veya daha geniş perspektifte sorular var: “Benim teröristim ortada duruyorken sen neden kendi teröristine daha fazla efor sarf ediyorsun?” Daha başka sorular ve genişleyen tartışmalar, tartışmalarla yerleştirilen düzenler; tamamen saptırma, yanlış ve olmaması gereken yöndeki konular ve düşünceler bunlar. Bir yanda cihat ve özgürlük gibi kavramların, olduğundan başka anlaşılması için girişilmiş karmaşık işleri, diğer tarafta değiştirilmemesi, saptırılmaması ve tahrif edilmemesi halinde insanlığa net yarar sağlanacak olan asıl doğrular.

Örneğin kısaca barış, esenlik ve kainatın dengesi ve düzeni demek olan İslam ile hiçbir şekilde yan yana gelmemesi gereken terör kelimelerini birleştirip buna göre bir algı oluşturmaya çalışan düşmanca bir tavrın baskın çabası ile karşı karşıya kalınmaktadır. Başka bir örnekte ise küresel kapitalizmin doğurduğu iklimin rüzgarına kapılıp akrabalarına kurşun sıkmanın yararına inandırılmış zavallı insanlar, onlara yasa dışı emellerden meşru çıkar alanları yaratan ideologları ve kafası karışan diğer insanların umarsız tavırları; hepsinin sonunda boşa akıtılan kan ve gözyaşı… Kim yapar bu tür işleri?

Ha, “Ben teröristim…” diyen biri ortaya çıkar mı? Belki, çok nadir veya hayır! Varsa böyle biri veya ideoloğu genellikle adını karanlık, kabul görmeyen, çirkin olmaktan kurtaracak ve elbette kabul görecek, herkese hoş gelecek, gurur duyulacak bir tanıma dönüştürecektir. “Ben insan öldürürüm; işim de, davam da, idealim de, gelir kapım da… bu!” denmesi yerine, parlak çok şey uydurulabilir, öyle değil mi?

Terörü bir çatışma veya savaş türü gibi göstermek mümkün müdür? Çatışmanın ve savaşın kuralları ve dereceleri vardır. Çatışma ve savaşın amacı barış ve anlaşmaya dönmektir. Terör öyle değildir; bir tür asalak beslenme türüdür, bütün içinde yaşamaya çalışan ve içten içe zehir veren bir tümör gibidir. Savaşta netlik vardır; dost düşman bellidir, hatta yiğit yiğide meydan okur ve çarpışır, içindeki öykülerde destansı olaylar vardır, savaş sonunda bir kazanan ve kaybeden vardır. Ya terör? Hep ara yerlerde, boşluklarda, sızıntı noktalarındadır; örtülü ve gizli kapaklıdır; belli bir tatmin yoktur ama kurban çoktur!

Teröre nasıl bakmalıyız? Teröre insan gibi, insan olarak, tüm insanlığın çıkarı için çok dikkatli bakmalıyız. İnsan ve yaşadığı dünya için iyilik düşünenin bakış tarzı terörden uzak durmaktır. Terör ifadesini arkasına alıp bir çıkar elde etmeyi veya kendini ispat peşine düşmeyi özel önceliği içine alanın yolu yol değil ve yaptıkları da insanlığın hayrına değildir.

Bakın sağınıza solunuza, görülür ki çeşitli kesimlerin kafaları oldukça karışmış, zaman gereksiz yere yanlış işletiliyor ve verilen kayıpların önüne geçmek mümkün olmuyor. Terör zaten korku ve şiddet ile ilgili bir sözcüktür. Korkutarak veya şiddet uygulayarak sonuç almak insanlığın yararına olabilir mi? Bir de kafası karışmış (veya karıştırılmış) insanları düşünün, bu ortamdan yararlı bir iş çıksın istememiz mümkün olabilir mi?

Terörü bitirmek mümkün müdür? Hayır! Peki, başka türlü düşünceler içinde olmak mümkün müdür? Elbette, isteyen için sonsuz sayıda seçenek vardır, önce düşünmek gerekir. Sonuç önemlidir; kim neyi seçti, neye sebep oldu?..

Terör ilişkide olduğu organlara göre daha özel bir yapıya bürünür. Dağlarda veya kentlerde, kentlerin ücra sokaklarında veya en işlek bulvarlarında terör terördür. Dağdan dağa, kentten kente fark vardır: İşleyecek ve kendini besleyecek bir taban bulabilmek, yuvalanmak ve genişlemek farklılıkları terör ve yasadışılıkla buluşturur. Yasadışı örgütler ve çıkar gurupları terörü amacına göre vasıta seçeceklerdir.

Örneğin mafya terörü diye bir şey vardır. Genelde çıkarcılığın yarış halinde olduğu ve daha sonra çatışmaya döndüğü büyük kentlerde mafya gücüne bağlı bir terör havası estirir. Başka bir örnek dini hassasiyetleri olan insanları istismar edenlerle ilgili varoşlar olabilir. Birileri diğerlerine, “Eğer dediğimi yapmazsanız hepiniz lanetleneceksiniz, şimdi size yapacaklarınızı gösteriyorum, bana inanın!..” diyerek sorunu olan veya hayatında bir çıkış yolu arayan insanları etrafına toplayan ve işlettiği mağazalar zincirine gelir getiren zorunlu müşteri yaptığı açıkgözlerdir. Belli ki sattığı ürün aslında korkudur!

Küresel ve güncel terör alanları için sağınıza solunuza bakın; siber terör, medya terörü, nükleer terör… Bunları çok çocuklu ailelerden çıkmış, liseyi zar zor bitirmiş, cebinde beş kuruşu olmayan, kandırılmış ve dağlara kaçırılmış gençler nereden bilsinler?

İslam’a göre durum nedir? İnsanın asıl düşmanı şeytandır. Ama en önce İslam’ı doğru anlamak gerekir. Bildiğini zannedenlerin söyledikleri ve yaptıkları sadece kafa karışıklığıdır… Örneğin İslami Terör sözü baştan aşağı yanlıştır. Diğer taraftan İslam insanı bu dünya gerçeğinden koparıp almaz, geçmişi ve geleceği doğru okumak gerekir.

Eğer tetiği çeken, bıçağı tutan, yumruğu sıkan veya canını silah yapıp patlatan bir insan ise öyleyse şeytan bu işin neresinde dersiniz? Şeytan bilinemez (gaip) haldedir, inanç ve iman içinde vardır. Eğer iman yoksa şeytan da yoktur. İnsanın olduğu yerde bu da bir açıklamadır. İmanlı için olan şudur; insanın aklına düşmanlığı ve bütün olumsuzlukları bir şekilde şeytan aktarır. Demek ki her şey insanın aklının içindedir. En azından şöyle söylenebilir; insan olsa olsa şeytanın uşağı konumunda olabilir. Bakın şu işe; bir Müslüman şeytanın uşağı olur mu?

O halde insanların olduğu yerde korku ve düşmanlık hep olacaktır. Korku ve düşmanlık varsa terör ve terörden politik kazanç elde edenler de hep olacaktır. Eğer birileri bir maşa değilse bile maşayı imal ettiren veya onu hesabı belli şekilde işaret eden konumunda olacaktır. Bütün bunlar inkar edilemez politik bir yelpaze içinde konumlanacaktır; yapan, yapmayan, alet olan, az veya çok alet olan, vaziyeti işaret eden, o değil bu daha yeni bir sürüm şeklinde yazıp çizen…

İçinde korku ve düşmanlık duygusu veren küçücük bir tohum bile olsa, her söz, yazı, ima teröre hizmet eder. Sonuçta terör bitmez; azaltılır, lokalize edilir, geçici söndürülür… Bu genel özellikler iyi bilinir ise terörle daha farklı ilgilenilir, en azından isabetli konuşmalar yapılır. Sadece terör değil; terörist, teröriste imkan verenler, şiddet ve korkudan kazanç elde edenler konuşulur.

İyiliğe davetin içinde şiddet olur mu? Olmaz! Korkutmak veya şiddet uygulayarak sindirmeye çalışmak, yani terörle iş yapmak, ancak şeytani fikirle iş yapanın yöntemidir. Kur’an, ey muhatap; kendine gel, aklını başına topla, haddini bil, idrakinle davran, aklını kullan gibi emir ifadelerini kullanır. Bu, insanları korumak, düzeni tesis etmek, insanın insana ve çevresine zarar vermesinin önüne geçmek için bir davettir. Bedelini de sonra ödeteceğine işaret eder; öldükten sonraya. Davet; insanın insan eliyle inşa ettiği dünyasına dair her işin doğru gelişmesi gerektiğini vurgulayan ifadelerdir. Başka türlü söylenirse insanın aklının içinden geçenlerin ifadesi olur, bu belki bir zannetmedir.

Caydırmak işe yarar bir yöntem midir? Evet! Caydırmak davetin bir şeklidir, terörle davet olmaz.

İnsanoğlu vahyi kendi korkularıyla yorumluyor, olanı doğru okumuyor; caydırmakla korkutmak sözcüklerinin arasındaki farkı düşünmeden hareket ediyor. Cihat sözcüğünü bile yanlış algılıyor, yanlış algılanmasından çıkar elde edenlere çanak tutuluyor. Kur’an’ın yöntemi korkutmak değildir, caydırmaktır; insanın da bu dünyada korkutarak, yani şiddet ve terör yaratarak iş yapması bir seçenek değildir, asıl yol caydırmaktır. İslam’ı anladım diyen, caydırmakla korkutmanın arasındaki farkı idrak etmiş olandır. Bu çok nettir!

Caydırmak akıllı, üstün iradeli ve sorumluluk sahibi insanın tarzıdır. Caydırmak güç gösterisine öncelik verir, gücün kullanılan kısmı ise “yumuşak güç” kısmıdır. Aklın gücü, iyiliğin gücü gibi yaklaşımlar yumuşak güç kullanımını esas alır.

Silahı kuşanmak, silahı göstermek veya silahı çekmek başka şeydir; kullanmak başkadır. Silah kullanmanın bir şartı olmalıdır! Silah yok eder veya yok olmanın yolunu açar. Erdemli olmanın gereği, eğer insan insanı yok etmeyecekse, hatta iyiliğe davet edecekse, silah neden kullanılsın, kullanılacaksa hangi şartta kullanılsın? Silah caydırmak için işe yarar, korkutmak için kullanılır ise, göstermek ve kan akıtmak sonuçta aynı kapıya çıkar. İnsana zulmün amaç edilmiş hali yakışmaz, bu istenen bir şey değildir. Aradaki ayrım önemlidir.

Eğer silah çalıntıysa, kaçaksa, uyuşturucu parasıyla alındıysa, elden ele değiştiyse, kirliyse; bu hiç yiğit birinin eline yakışır mı? Terörün işi yer altındadır, bir silahı varsa yüzü kapalı, saklanmış bir zalimin elindedir. Caydıran silah ise bellidir; o yiğidin elindedir.

Bir insanın terörist olması, değil bir insana, doğrudan insanlığa düşman olması demek olur. Değilse bile insanlığa düşmanlık içindekilerin maşası olmak demek olur. Eğer silah kullananın yanında olanın taraftarının, sözcüsünün veya aktarıcısının konumundaki soruluyorsa, bunun derecesini bilebilmek veya suçun seviyesini düşürebilmenin bir formülünü ifade edebiliyor olabilmek hiç de kolay bir iş değildir. Çünkü, hele günümüz bilgi çağında, sözün nerelere varabileceğini bilebilmek asla mümkün değildir. Ayrıca, bugün uyuyan bir fikir, yıllar sonra başkaları için yeşertilebilecek başka bir anlamla ortaya çıkıp insanlığa zarar vermekte kullanılabilir. Bu nedenlerle insanın terörist ve vasıtası olması sürekli söz konusudur. Bu insanın dikkatine ayrıca bir sorumluluk yükleyen bir husustur.

İnsan tatmin olmayı bilemiyor ise, kendini yeterince tanıyamıyor ise, bir sorunu varsa, eksikliyse, içinde intikam duyguları taşıyabiliyorsa, belki kaybolmuş bir insandan bahsediyorsak, derecesine bağlı da olsa insan kandırılabiliyorsa, satın alınabiliyorsa, terörün içinde de olabilir, maşası da olabilir, yolunda da tutulabilir…

Uyuşturucu müptelası, seks kölesi yapılmış, beyinleri yıkanmış, körleştirilmiş, belli vaatlerle kandırılmış gencecik insanlar kurban seçiliyorlar. Yaygın olduğu için sormalıyız: Cenneti garantilemek için kurgulanmış bir ortamda canlı bombalar geziyor kalabalık meydanlarda, bunun anlamı nedir, kötülük içinde yürüyene hiç cennet yaklaşır mı; bu insanlık için ne kadar doğru ve yararlı bir iş olabilir ki? Bunu aklı olan kimler savunabilir ki? Kim neden korkuyor? Yüksek kulelerde yaşayanlar yapacaklarından vaz mı geçiyorlar?

O zaman ortada kötülüğü planlayan, bunu bir işmiş gibi gören, çıkarcıların yararına uşaklık veya maşa görevi üstlenenler var. O zaman insanın dünyasında politika denen bir iş var. Burada ayrılan yön şu hususla ilgilidir; yapılan iş ne kadar meşru veya ne kadar değil?

Meşruiyet çok değişken bir sözcüktür. İnsanın dünyasında meşru zeminler vardır, hukuk ve adaletten söz edilir ve insanlık geliştikçe güncellenen bir düzende ilerler. Kültürler farklıdır, anlayışlar da; hatta beklendiler ve adalet tasavvuru da farklıdır. Suç ve ceza nasıl toplumdan topluma farklı görülüyorsa, düzen kurmak için imar edilen kurumlar dahi farklıdır, bu farklar doğaldır. Mesele, eldekinin nereye ait olunduğunun seçilmiş olmasındadır. Din bütün bunları doğru bir çizgide tutmayı anlatır, ama insanoğlu dini dahi saptırır.

Sözüyle terörü lanetleyen birinin ve terörü bitirmek için politika yaptığını düşünenin girdiği yakınlıklarda ve politik çizgi içinde bir şekilde çıkar elde etme çabası vardır. Bireyin doğrudan elinin değmediği bir çıkar olsa bile birlikte yürüyenlerin bulaştığı bir çıkardan bahsedilebilir.

Bilgi harbi diyoruz; bu bir çatışma türüdür, bilgiler çarpışır, çalınır, karıştırılır vs. İçinde psikolojik harp vardır; insanın aklı başka okusun, iradeler hedeflenmiş belli bir kanalda karar versin ve nihai çıkar elde edilsin istenir. Propaganda diye bir yöntem var, insanların aklına ve iradesine nüfuz ederek kararları etkilenmeye çalışılır. Bunlar birer yöntemdir; eğer propaganda insanı doğruya davet ise yapılabilir mi? Hoş gibi görünür; propaganda içinde silah, şiddet, korku, hile, aldatmak yoksa sorun da yok denir. Çık bildiğin doğruyu alenen söyle, bunun adı davettir, propaganda niye?

İnce bir nokta var; terörü dillendirmek, yani propagandasına alet olmak teröre hizmet eder. Alet olmamak için susmak, onu hapsetmek, meşru zeminlerde yer vermemek gerekir. Bundan dolayı bütün kapılar teröre ve teröriste kapalı tutulmalıdır. Kapıları açanlar teröre bir şekilde yataklık etmiş olurlar.

Bilgi çağında, medya gereçlerinin her alana yayıldığı bu dijital çağda ve medyanın belli dengeler içinde bir iş kolu olduğu bir yapıda, insan çok dikkatli olmalıdır. Medya doğrudan çıkarı olmadığı halde dahi terörün bir vericisi olabilir. Medyanın doğrudan çıkar sahibi olduğu, asıl amacı elde edecek olanların unsurlardan birinin terör, diğerinin medya olduğu durumlar zaten bellidir. Terörün sözcüsü gazeteler, yığınla vergi borcu olduğu halde, alenen bayilerde satılmıyor mu? Gelir kapıları karanlık televizyon kanalları basın hakları bahanesiyle korunmuyor mu? Küresel sistemde bilgi verenler bilgi yönlendirenler, öncelikleri kendine göre kurgulayanlar olabilir. İnsanın olduğu her yerde belli bir incelik aranmalıdır.

Terör örgütlerinin özellikleri nelerdir? Her bir terör örgütünün karakteri ve işlevi bir diğerinden farklıdır. Her coğrafyanın iklimi, şartları, insan yapısı nasıl özel ise örgütleri de özeldir. Örneğin Güney Amerika’yı Orta Doğu gibi değerlendiremezsiniz. Birini diğerine benzetmek, ortak noktalar üzerinden genellemeler yapmak, çözüme ulaşmak adına, “bu böyledir, sonuç bu,” demek mümkün olmaz. Terörle mücadelenin karakteri de farklıdır. Birinin uygulaması diğeri için şablon niteliğinde değildir.

Çıkarcılık insanlığa ait bir özelliktir. Bireysel ve kurumsal halde meşrulaştırılmış halleri çoktur. İyiye ulaşmak için insanın kendi nefsinde bir mücadele gereklidir. Yapabiliyorsa insan önce kendi iradesiyle savaşmalı ve kendi içindeki düşmanı yok etmelidir. Bu inananlara göre şeytan, inanmayanlar için kötü bir özellik olabilir. Her ne ise engellemek insanın işidir; içindeki düşmanı, terörü ve şiddeti yok etmek önce insanın kendi ödevidir.

Ancak yüksek kulelerde oturanlar kibirli olmaya eğilimli insanlardır. Genel olarak biliriz ki kibir, insanın her yaptığının doğru ve insanlığın yararına işler olduğu yanılgısını verir, insanı aldatır. Eğer sistemde kibir varsa, onların eline bakanlar, uşaklar, maşalar, işbirlikleri belli bir dengesizlik sebebi olur mu? Gelişen tepkilere belli bir haklılık kazandırır mı? Bireysel veya örgütlenmiş biçimde, “ben bütün bunlara düşmanım, ne yapayım, elimde sadece bedenimi yok ederek intikam alma kabiliyeti var, sen de benim bu irademe karşı koyma…” demek doğru bir yöntem midir?

Burada ne bir davet, ne de bir caydırma vardır. Burada çaresizlik içinde kalmak ve bu çaresizliğin güçlülerce kolay istismar edilmesine imkan sağlayan bir zayıflık vardır. Zaten güçlüler de birilerinin düşman bellenmesini istiyorlardı; istenmese de böyle alet olunuyor, değil mi? İşte size küresel çapta kötü bir algı oluşturma mantığının basit bir anlatımı.

Her şeyin başında bir veya birden fazla çıkardan söz edilmelidir. Çıkar hesabını doğru yapan işleri çözmekte daha iyi yol alabilir. Çıkar elde etmek amaçlı ilgililerince değişik süreçler işletilir. Elbette bunlardan birisi terördür.

Terör örgütleri için işletilen çıkar süreçleri kadar politik bağlantıları ve hedefleri de söz konusudur ve bunların da karakteri farklıdır. Terörü insanlık için en önemli suç yöntemi gibi görenler olduğu gibi (ki uluslararası hukuk böyle tanımlar,) bir meşru beklenti adına amacı istismarcılık olan politik örgütler de mevcuttur. Politik örgütler örneğin parti, bir parti içindeki kanat, sivil toplum kuruluşu (STK), devlet içinde yaşama imkanı bulabilmiş bir yapı vs. Bazı örnekler çok bariz şekilde göstermektedir ki, aynı anda meşru ve gayri meşru bütün platformlar (parti, STK, terör örgütü vs) belli bir amaca yöneltilmiştir, ama öncelikleri değiştirilerek duruma göre yönetilirler.

Şöyle diyelim, satrançtaki gibi, değişik fonksiyondaki taşlar belli bir sonucu almak için ileri sürülür veya kurban edilir. Ama her bir taş güç unsurudur. “Parti iyidir, terörist kötüdür,” diye bir yaklaşım satrancı kuralına göre oynamamaktır, bu başka bir şey olur. Toplam kazanç ve toplam kayıp, sonuçta kazanmak ve kaybetmek anlamına gelir.

Küresel güçler politika geliştirmede ve işletmede mahir ülkelerden oluşur veya bunlar içindeki sözü dinlenen kesimlerden meydana gelmektedir. Şu an küresel düzenin belirleyicileri konumundadırlar. Onlar bu işleri nasıl görüyorlar?

Küresel güç etrafına teröristle pazarlık edilmeyeceğini söyler. Bu ifadeyi bilmeyen yoktur. Ayrıca terör her şekilde bir düşman konumundadır. Çünkü bugün olduğu gibi gelecekte de terör en önemli tehdit unsuru olacaktır. Küresel güçleri düşmanı belli bir politikayı onaylar. Küresel ikna için gerekli bir düşman belli bir anlamda belirginleştirilmeli, ki bu küresel hukuka karşılık gelmelidir ve küresel politikalar buna göre işletilmelidir. Şunu da unutmayalım, hukuk da işletilen bir sistemdir, asla adaletle bir tutulmamalıdır.

O zaman şunu söyleyebiliriz; terörle mücadele vardır ama her dönemde ve coğrafyada terörün asla bitmeyeceğinin kabul edilmesi fikri birileri tarafından özellikle yaşatılır.

Joseph S. Nye gücü hava durumuna benzetir. Şöyle der: “Herkes ona bağlıdır ve onun hakkında konuşur; fakat çok azı onu tanır.” Ben de size şöyle öneriyorum: Küresel güçlüyü tanımak mı istiyorsunuz, en karmaşık, anlaşılmaz, hatta görünmez, söylediği ile yaptığı farklı olabilen, değişken, kapsayıcı ve yaygın olana bakın, belki anlayabilirsiniz; sertliği maharet sananı tanımak mı istiyorsunuz, basit, bilinen, kolaycı, baskıcı, kendini ve toplumunu dar bir alana hapsetmiş olana bakın, anlamak hiç de zor değildir, çünkü güç bunda değildir.

Küresel güç teröristle pazarlık etmiyorsa kiminle pazarlık eder ve gerekli süreçleri nasıl işletir? Elbette sistemde gelişen diğer aktörler kullanılır. Aktörler yaratılır ve yetiştirilir. Önemli şahıslar, liderler, örgütler, akademik çevreler, sanatçılar, politikacılar, partiler vs. Değersiz olsa bile birine olmadık yerde ödüller verilir, kurslara alınır, medyatik yapılır, toplantılara sözcü olarak davet edilir; olmadık yerden (ki layık olmadıkları halde,) bir muhatap üretilir. Muhataplar meşru işlerin temsilcileri olurlar. O vakit bunlara “meşru temsilciler” demek mümkündür.

Hem teröristi düşman hem de küresel süreçleri istediğiniz gibi yöneteceksiniz!.. Öyleyse bütüne bakarak sıralayalım, küresel güçler aynı anda farklı kesimleri birlikte oyuna sokuyorsa neler sağlar? Şöyle; demokrasi ve serbest piyasa düzenini buna göre yönlendirir; ilgili coğrafyanın imkanlarından çıkarı ölçüsünde yararlanır; her türlü küresel, uluslararası, bölgesel ve yerel sorunu, terör, düşmanlık, savaş, barış, vs kapsamında olsa dahi, istediği meşrulukta, inisiyatifle ve kendi belirlediği süreçlerde çözebilen konumunda olduğunu ispat eder ve böylelikle küresel gücünü perçinletmiş olur.

Devletle için durum ne şekildedir? Modern devlet sistemi bugünkü yapısına Fransız İhtilali sürecinin açtığı kavram ve kurumlarla gelişti. Küresel güçler için kabul edilebilir esaslara bağlı düşünüldüğünde, halen ileri demokratik, kapitalist ve serbest piyasa ekonomisi şartlarına uygun devlet yapısı küresel bir sistem algısını ortaya koymaktadır.

Bu dünyada ileriyi gören, küresel güçlerle uyumlu bir çabaya giren liderler toplumlarını bu şekilde yönlendirmekte, devlet sistemlerini onarmakta, demokrasi adına atılması gereken adımları atmakta, kentlerini imar etmekte, ekonomik entegrasyonu gerçekleştirmektedir. Değilse, karşısında bazı sorunları veya dirençleri görmektedir. Bunlar; iç karışıklıklar, huzursuzluklar; kamu düzensizliği ve hukuksuzluklar; küresel ve yerel terör; kısa ve uzun vadeli ekonomik problemler; sosyal ve doğrudan medya saldırıları; çok yönlü siber taarruzlar…

Küresel güçler istihbarat yapma, özellikle beşeri alanda çalışma, iletişimi ve parayı yönetme ve kontrol etme, lider kadroları yönetme, sürekli her kesimden alternatif bulma, gibi işleri yönetir. Bunları yönetebiliyor olmak günlük tercihlerde dahi kimin ne anlaması gerektiğini çok önceden tayin edebiliyor olmak demektir.

Devlet meşru düzenine ilişkin girişimde bulunur. Meşru organlar, örneğin bir parti veya STK devletin caydırıcı tedbirlerini savaş ilanı olarak göremez. Eğer öyle görüyorsa çıkarı açıktır, buna karşılık yaptığı muhatapları tamamen yanıltmaktır. Bir taraftan terör örgütüne silah bırakma çağrısı yapan bir parti, ortamını buldu ise, diğer taraftan kendinin de içinde olduğu devlet düzenine barış diliyle konuşmak yerine alenen sen de savaşı bırak diyebilmektedir. Devletin caydırıcılık çabalarını bir tür meşru tarafları olan savaş gibi göstermek mümkün olabilmektedir. Değişik düşünce içindekiler ise bu oluşturulan karışık düzenden kendilerine göre tatmin olmayı beklemektedirler. Bu durumun anlamı hiç de anlaşılmaz değildir, parti haliyle bir taraftır ve devletin düzenini kendi çıkarına yönlendirmek için çaba göstermektedir. Sorun basit örgüyü başarıymış gibi gösteren partide olmasa da terörün tuzaklanmış meşruiyetine aldanan insanlar kullanılan zavallılar konumuna indirgenmektedir. Hiç değilse zaman içinde inançlarının ve inanç bakımından cahilliklerinin akıbetine maruz kalacaklardır.

Bugün bu tip bir parti, ortamın zafiyetlerinden yararlanabilecek imkanları yakaladı ve bu zafiyet iklimini bir meşruiyet avantajı görüyor ise; her ne kadar kendini hem demokrat hem de örgütçü gösterse de, küresel güçlerin terör örgütü olarak işaret ettiği silahlı bir grupla alenen birlikte hareket edebilir, kendisini bir direniş hareketinin parçası olduğunu açıkça beyan etme cesareti dahi bulabilir. Kim neye direniş gösteriyor ve ne adına direnişçi oluyor? “Direnişi örgüt yapıyor, ama biz halkı temsil ediyoruz, halk direnişi meşru görüyorsa biz ne yapalım?” der gibi bir siyaset ile çıkar peşinde koşanlar görmek mümkündür.

Asıl istedikleri, bu kadar değişken konuşmaları, masum halkı istismar etmeleri nedendir? Asıl istedikleri küresel güçlerin uzun vadeye yaydıkları siyasi coğrafya düzenlemelerini kendi iklimi içinde gerçekleştirme işinde başarılı olmaktır. Elbette bu işin içindekiler, bakmayın siz dava önemlidir dediklerine; normal bir vatandaşken birden meşhur oluyorlar, bir köşe tutuyorlar, dikkate alınır konuma geliyorlar, küresel dostlarla el sıkışıyorlar… Kimin adına veya çıkarına, hangi dava adına durmaksızın kan akıtmanın bir kandırmacası içine düşülüyor ki? Bu tür bir kandırmaca uyuşturucu tüketicisi haline dönüştürülen gençleri hatırlatıyor bana… Bu tür bir dava devlet olmak, baş olmak ise acı; başkalarının emellerine yardım ve yataklık etmekse daha acı…

İktidarı temsil eden görüş çerçevesindeki politikacılar Orta Doğu’daki sorunlara isabetle yaklaşamamışsa, yapılan küresel projeleri okuyamamışsa ve farkında veya değil, kendisi bir oyunun parçası konumunda kalmışsa, işler daha da kötü bir hal alır. Çünkü Orta Doğu istismarın tüm çeşitlerinin gösterilebildiği bir coğrafya olup çıkmıştır.

Orta Doğu’da ülkeler uzun yıllardır meseleyi ülke çapında, terör örgütleriyle ve politik uzantılarıyla, partilerle, belediyelerle ve bürokrasi içine sızmış kesimlerle ilişkilendirerek çoğunlukla duygusal zeminde ele aldı. Bölgesindeki uluslararası meselelere belli bir politika ve proje koyamadı ve olanları da kötü yönetti; vizyonu sürekli dar kaldı. Bölgede proje üretenleri görmezden geldi, küresel dengeler içinde diplomatik bir ağırlık ortaya koyamadı. Dış ve iç politika süreçlerindeki tehdit değerlendirmelerinde müşterek bir teşhise dayalı bir bakış açısı ortaya koyamadı.

Ne yapılmalı? Bölge insanı önce kendisi için en önemli hazine olan İslam’ı doğru anlamalıdır. Evvela sorunun Müslüman ülkelerle ilgili olduğunu kendi kabul etmeli ve dünyaya böyle işlemelidir; sorun İslam değildir! İç muhasebesini doğru yapmalı, rejimlerini düzenlemelidir. Krallıklarla, despot rejimlerle, mezhep çatışmalarıyla ve cin fikirli siyasetçi olmakla bir yere varılamayacağı ortadadır.

Tehdit ifade eden devlete ve bölgeye ait bir algı kişisel çıkarlara hizmet edemez. Tehdit okumaları gayrı ciddi hale getirmemelidir. Ülkeler, güvencesi olan kurum ve kuruluşlarını da aynı ciddiyetsizlikle yormamalıdır.

Bugün şöyle bir eleştiri yapabiliyoruz: Orta Doğu öz savunmasına önem verdiği halde çok darbeler, müdahaleler gördü, hem terörle hem de çeşitli saldırılarla mücadele etti, parti kapattı, başkan, başbakan astı… Demek ki düşünülen savunma algısı işe yaramamış! Orta Doğu’da din, iman, vatan, millet ve hatta yeri geldiğinde Kur’an en çok vurgulanan, ama bir o kadar da istismar edilen sözcükler oldu. Demek ki bu konudaki retorik sadece bir aldatmacaymış! Doğru olanı içselleştirmekle ilgili kafa karışıklıkları ancak eğitimle çözülebilir.

Şimdi de geleceğe bakalım, terör nerelerde ve kimler arasında olacak? Haliyle geleceğin teröristi bugünkünden farklı değil, dini, dili, milleti ve rengi önemli olmayacak. Mega-kentlerde yaşayan her şeyleri yolunda ve keyif içinde yaşayan kesimlere tepkili, varoşlarda ve kırsalda yaşayan yoksul kitleler önemli bir nüfusu barındıracak. Mega kent sakinleri ile dışındakilerin arasında küresel örgütlenmelerle bitmeyen bir çatışma süreci olacak.

Asrın sonlarına doğru olan süreci, “insanlığın çaresizlik süreci” olarak isimlendirmekteyim. Bu dönemlerde yoğun şekilde ve küresel çapta çatışmalar, doğal felaketler ve salgınlar olacak diye düşünüyorum. Genellikle mega-kentlerin dışındakiler zarar görecek ve giderek yoksullaşacak; dolayısıyla yardıma muhtaç yaşayacaklar. Bu dönemin adını da “yeni karanlık dönem” koydum.[1] Geleceğin teröristi bugünkü küresel çapta örgütlenmiş örgütleri gibi olacak. Çatışma alanları ise; mega kentlerin etekleri, az da olsa bu tür kentlerin içi; taşradaki yerleşim yerleri ve kırsal olacak. Bugün olduğu kadar sapkınlıkların ve çaresizliklerin fazlasıyla artacağı geleceğin sorunları için çare muttakilik fikri içinde aranmalıdır. Ben böyle düşünüyorum.

Terör kötü bir şeydir, bir şekilde bulaşıldı ise bundan kurtulmak bireysel çaba ile mümkün olabilir. Terör şeytanın yöntemidir. İslami terör diyenler şeytanın öyle veya böyle uşağı konumundadır. Doğru din algısı terörü yanlış bir yöntem olarak işaret eder. Müslüman birey sorumsuz davranmamalıdır. Müslüman biri çıkar guruplarının, istemeden bile olsa, yandaşı ve oyuncağı olmaktan uzak durmalıdır. Müslüman biri esasen caydırıcılığı bir araç olarak görmeli, meşru çabasının buna adamalıdır.

Terörle bir yere varmaya heveslenenler bunu derhal terk etmelidirler; yerine caydırıcı olacak aklı yerleştirmelidirler. Belki böyle yapılır ise takdir edilirler. Teröre karşı caydırıcılık silahla tesis edilmez; yumuşak gücün enstrümanları kullanılmalıdır, bununla ilgili kabiliyetler geliştirilmelidir.

Belki Müslüman Ülkeler Ortak Savunma İnisiyatifi şeklinde somut bir kurum ihdas edilebilir. Kendi dertlerine özgün bir çare kültürü ve aracı meydana getirebilir. Tabi yapabilirse!..

Orta Doğu küresel bir hedef olmaktan hiç kurtulamayacağına göre, doğru politikalar işletmenin bir yolunu bulmalıdır, öyle değil mi? Şu anki politikaları başkalarına yaramaktadır; bu dikkat çekicidir. Küresel güçler ne yapıyor ise çok iyi takip edilmeli ve paralel işler zamanında yapılmalıdır. Geç algılanan işlerden sonra durumu toparlamaya çalışmak iki kat zarar verir. Tehdit algılamalarını büyük resme bakılarak yazılmalı, içinde projeler olmalıdır. Projeleri uygulayacak organlar ihdas edilmelidir.

Önemli olan dünyayı insanlar için yaşanabilecek, barış ve esenlik dolu bir ev yapabilmektir. Bunu savaşla, tehditle, çatışmayla, korkutmakla, kurşun atmakla, yalan yere işler düzmekle yapmak mümkün değildir. Cazibe yaratmakla ilgilenmek gerekir. Cazibenin doğru, iyi, kalıcı ve asıl işlere bağlı kılınması gerekir. Bu yumuşak güç denen şeydir; yaratıcılık, akıl ve kapsayıcılık ister; tutum ve davranışlara etki eden bir cazibe oluşturur, sağlam ve yapıcı değerler oluşturur, bunlarla kültürel düzeyin üstünlüğünü öne sürer; ekonomiden politikaya her alanı içine alacak çözümler önerir; kurumsal kalkınmayı ve inisiyatif geliştirmeyi kapsar. Gerek ülke, gerekse Müslüman toplumlar için varsa bir güç gösterisi imkanı, işte bu alanlarda bir ispatı gerekli kılar; yoksa yapılanlar sürekli istismarcıların işine yarar.

Orta Doğu büyük oynamayı düşünüp küçük tuzaklarla yalpalayan bir coğrafya olmaktan kurtulmayı kendi kendine başarmalıdır. Orta Doğu ülkeleri açıkça konuşulan zeminlerde ak ve karayı birbirinden ayırmalıdır. Önemli olan birlikte olabilmek, bütünleşebilmektir. Birlikte olma çabasını dolambaçlı yollarla uzaklaştıranlar ile cidden mücadele edilmelidir. STK’lar, partiler veya başka meşru organlar açık olsunlar, sınırda şöyle bir devlet kurulsun, bu ülke şöyle bölünsün desinler. Böyle açık konuşanları muhatap almak daha rahat olabilir.

Eğer insanlar kendilerini ikna edebilen bir insan olmanın bilincindeyseler, gittikleri yolu sorgulasınlar, gerekirse mücadele dedikleri başkalarına yarayacak bu işten vaz geçsinler. Sorumluluk duyan medya buna katkı sağlamalıdır. Meşru organlar doğru yol tutmalı ve çok dikkatli olmalıdır. Ortalığı karıştıran, propaganda iklimi haline getirenler nereye varılacağını bilemeyebilirler. Bir süreliğine herkes bir adım geri atmalıdır.

Terörle ilgilenenler, ayrım yapılmaksızın, terör belasının içinde yalnızlaştırılmalıdır. Eğer tersi şeytana uşaklıksa, öyleyse, terörle ilgili her şeyi bilinemez ve görünemez yapmak tıpkı şeytanı başarısız kılmak gibi düşünülebilecek bir iştir. Asıl kısasa kısas budur!

Son söz: Yumuşak güçle caydırıcı olmak varsa başarı da vardır; aksi halde terörle, şiddetle, bölücülükle ve istismara açık olmakla sürekli kayba maruz kalınır. Kendinizi mi ispat edeceksiniz, buyurun öyleyse. Hep birlikte şeytanın oyuncaklarını yalnızlaştıralım, asıl sınav budur!

[1] https://muttakilik.com/terorizmin-gelecegi/

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.