Genetik Kültürel Kimlik

Son dönemlerde “gen” ve “kültür” konularının irdelemesine çokça tanık olmaktayız. Bu konuda Richard Dawkins’in “Gen Bencildir”[1] ve Matt Ridley’in “Gen Çeviktir”[2] adlı kitabı dikkati çekiyor. Sanırım daha belirginleştirilemeyen çok konu var. Ridley kitabında konuya ilişkin “Kültür Muamması” başlığını atmış. Belli ki o da daha işin başında olunduğunu savunanlardan. Fazla teknik olmasa da bu konuda söyleyeceklerimin olduğunu düşündüm. Özellikle pratiğe dönük bazı konulara değinmenin yararına inanıyorum.

İnsana Gerekli Olanlar Neler?

Krallıklar, imparatorluklar, sınırsız şirketler, küresel güçler ve zavallı devletler sistemi nedir ki? Bunlar insanın yarattığı doğallıkla mı bezenmişler, yoksa yapaylıkla mı? İnsanlığın doğası bu tür çıkarcı sistematiğin başarısına mı gereksinim duyuyor?

Dünyalı insan: Kutuplarda, çöllerde, ormanlarda, steplerde, ılık rüzgarlar altında, okyanuslarda, kentlerde, sokaklarda, kulelerde, mağaralarda… Ama aynı dünyada, sanki dünyanın her yerinde ve her şartta. Peki, insanın ihtiyaçları nedir?

Değişik coğrafyaların ev sahipleri kendilerine yetecek olan kültürel düzenekleri kurmuşlardır. Amazon ormanlarında protein ihtiyacını karşılamak için sadece maymun eti veya tarantula bulabilen insana neden öyle besleniyorsun demenin ne anlamı olabilir? Belli coğrafyalarda halen avcı toplayıcı bir yaşam sürdürülüyorken, diğerleri ileri sanayi toplumları halinde gelişmişlerdir. İnsana gerekli olanlar en temel noktada buna bağlı olarak farklılıklar gösterirler.

Bazı önemli fertler, liderler ve toplumlar neyi öncelikli kıldıysa, yararlı da olsa, zararlı da olsa, insanlık o yöne yürümektedir. Düşünsenize, ilk göç dalgalarına karar verenleri. Hatta bu önderler kendinden başkalarını nasıl niteledi ise buna bağlı yönelimler büyük ölçüde kişisel değerleri ile gelişti denebilir.

Nüfus azken, mesafeler uzakken ve iletişim düzeyi daha azken insanlığın görünen ortak bilinci ve değerleri ile bugünkü düzey mukayese edilebilir mi? Bugün ortak noktalar daha da arttı ve buna dönük olarak ortak kabul edilebilecek kültürel aktarım, bilinç ve deneyim de arttı.

Kutup insanı yine fok balığı yiyecek yaşam şartlarına tabi ise onun değerlerine “ileri” veya “geri” demek doğru değildir. Ancak kutup insanı şartlar gereği örneğin bir Parisli olmuşsa, o zaman ister istemez doğma büyüme Parisli ile arasında kültürel bir farktan bahsetmek söz konusu olacaktır, değil mi? Çünkü işin içine genetik, yetişme koşulları, alışkanlıklar, eğitim gibi temel konuların ilerisindeki politika, kent kuralları, ekonomi, araç-gereçler ve teknikleri, belirli bir hukuk, coğrafyaya özgü savunma ve korunma ihtiyaçları vb konular öne çıkmaya başlayacaktır. “Kültürel fark neye göre?” sorusunun cevabı, “Paris’e, Fransa’ya, Fransızlara, liberal demokrasiye, kapitalizme… şeklindeki kıstaslara göre,” olacaktır. Kökten Parisli ile göçmen Parisli’nin hangisi diğerine benzemeye gayret etmeli? Önce, “Birbirlerinden alacakları çok şey olmalı,” diyebiliriz. Ama bu başka bir şey. Gerçekte, yeni gelen çok eskiden beri o coğrafyanın doğal ve yapay şartlarıyla hemhal olana bakacaktır.

Şimdi getirin Irak’tan veya Afganistan’dan göçmen olan insanları İzmir’e yerleştirin. İzmirli mi göçmeni taklit ve takip eder, tersi mi olur? Eğer biri diğerine derse ki, “Ya beni böyle kabul et, ya da sen bilirsin…” bunun bir yararı olur mu? Bir adım daha ileri gidelim; eğer politikacılar İzmirliler’e sürekli göçmenlerin müziğini dinletir, onların ileri gelenlerini televizyonlarda konuk ederse, bu ne anlama gelir?

Son olarak, benzer bir duruma maruz ve eşit şartlarda olanları mukayese edelim: Göçmenlerin kültürel değerlerini ve bir tür propagandasını öne çıkardıkları için doğma büyüme Parisli birey kendi politikacılarına ne der, doğma büyüme İzmirli ne der? İşte yine farklı bir yapaylık olgusu ile karşılaşırsınız. Bu kez yapaylık bile olsa kültürel değerler eşiği İzmirli ve Parisli için ne kadar farklı ise tepki o denli anlam bulur.

Dünyada iletişim imkanları arttı, mesafeler kısaldı, insanlar daha mobilize oldu, bir anlamda dünya küçüldü. Bahse konu türden yapaylıklar ile konuşursak aslında liderlerin, politikacıları veya daha geniş anlatımla, hakim kesimin isteklerine göre bir yaklaşım söz konusu olmaktadır. Hatta eğitimden sanata, her konuda günlük yaşamın öncelikleri bir şekilde belirlenmekte ve buna tabi kalınması istenmektedir. Gerekirse yaptırım için çok basit yöntemler devreye konmakta, örneğin ekonomik baskı bile öngörülebilmektedir.

Peki, yapılanlar yaşamın içinden ve insana ait doğal bir refleks olarak görülebilir mi? Düşünceme göre, her tür konuya insani değerlerle bakmak şarttır. Amaç insani değerleri yükseltmek, ileri taşımak olmalıdır. Devamındaki soru: Bildiğimiz bu şartlarda bu söylediklerimizi uygulamak mümkün müdür ve kim kime tabi olmalıdır? Kısa vadeli çıkarlar için insanlık değerlerini yükseltme amacından taviz verilmemelidir.

Ciddi iş yapmayan sarraflar bazen hileli yollara başvurur. Altına bakır karıştırır. İyi sarraflar şöyle düşünür, önce insanı altın gibi saf ve değerli görmek gerekiyor. Altına bakırı çok karıştırdığınızda artık altın değil bakırdan bahsedilebilir. Bakır oranı yüksek olanı saf altına çıkarıp olması gereken değere yükseltmek daha iyi olmaz mı?

Doğallık mı, Yapaylık mı?

Canlılara daha yakından baktığımızda bir türün hem kendi içinde hem de diğerlerine karşı kullanmak üzere “bir istismar ve çıkar yöntemi” geliştirdiği rahatlıkla görülmektedir. İlk canlı organizmalardan başlayarak insana kadar çeşitli türleri incelemek mümkündür. İnsandaki gelişmiş genetik yapı, sahip olduğu ve kullanabildiği bilgi birikimin ötesinde, her şarta uygun karmaşık ve hüner dolu yöntemleri geliştirerek, bir yandan sorunlarını çözüyor, diğer yandan ise yeni sorun sahaları oluşturuyor.

İnsan kültürel ve politik nitelikleri ile diğer canlılara göre daha farklı bir karmaşıklığa sahiptir. Bu özellikleri onu bir yandan varlık hiyerarşisinin üzerine taşırken, diğer yandan ise diplerine sürüklemektedir.

İnsanlar en belirgin olarak coğrafyalarına göre belirli karakteristik özellikleri almaktalar ve vücutları kadar karakterleri de buna bağlı şekilde farklılıklar göstermektedirler. Örneğin kutuplarda, ekvatorda, bir adada, steplerde, sulak yerde, karasal ikimde yaşayanlar her yönü ile birbirlerinden doğal farklılıklar gösterirler. Bu yaklaşımla insanların genetik ölçekte değişkenlik göstermeleri çok doğaldır. İnsanlar oldukları gibi saftır.

Gel gör ki toplumlar değişik anlayışlarla birbirleri arasına mesafe koyma özelliği de göstermiş canlılardır ve bu özellik, doğal olmanın ötesinde mi görülmeli, yoksa doğal mı kabul edilmeli, tartışılmalıdır. Bu bağlamda (konuşulan) din, politika, kültür, (tercih edilmiş) ortak çıkar, dil, gelenek gibi nedenler toplumları birbirlerinden ya ayırmış ya da birleştirmiş ve şimdiki yönetsel sistemle devletler şeklinde yaşama yöntemi meşrulaştırılmıştır. Bu gözle, her devletin toplumuna doğal olduğu kadar diğer etkenlerle de değerlendirme getirerek aralarındaki ayrımı tanımlamak mümkün olmaktadır.

Kültürlerin farklılıklarını açıklayabilecek kadar belirgin özellikleri ortaya konabilmiş ki, bugün bir toplumdan belirgin nitelikleriyle bahsetmek mümkün olabilmektedir. Çeşitli din, renk, ortak çıkar, kültür, tarih, dil gibi çok fazla nitelik ile örneğin “Amerika” deyince ne dediğimizi gayet iyi anlayabilmekteyiz. Yakından inceleme imkanı olanlar için; Amerika’daki Afrika veya Meksika kökenlilerin; Teksaslı veya Alaskalı’nın; Anglosakson veya Evanjelist’in; Katolik veya Protestan’ın; Cumhuriyetçi veya Demokrat’ın; buna benzer her türlü toplumsal ve kültürel yapının yaklaşımını az veya çok değerlendirebilmek söz konusudur. Ya Türkiye deyince neler geçiyor akıllardan?

Tüm insanlığa bakarak şunu söylemek mümkündür. Toplumların arasını yapay nedenlerle açarak buradan belirli bir çıkar elde etmek aslında doğaldır ve türün doğa kanunları ölçüsünde kabul görebilir. Bu durumda şöyle bir soru sorulabilir: Nesillerin yaşam koşullarına etki eden bu yapaylığın sınırı veya eşiği ne olmalıdır ve hatta bunu kim belirlemelidir?

Sahih İslam insanlığı “inanan-inanmayan” bağlamında ele alır. Yani konuya dünya ölçeğinde insanın belirlediği değerlerine göre değil, Yaratan’ın gaybi değerleriyle bakar. Diğer bütün yapay ayrışmaları kısaca “asabiye” olarak tasnif eder. Bu bakış açısıyla asabiye insanlar arası mesafeleri belirginleştiren ve derinleştiren yapay bir anlayışın işleyişi, kültürü ve sistematiğidir. İnsanın sorumluluklarına bağlı bir seçim alanıdır. Dolayısıyla bu yapaylığın meydana getirebileceği bahse konu olan çıkarlar, insanı daha da vahşileştirmeye yeterli olmaktadır. Türün değerlerini yükseltecek bir yapaylık sınırının üstünü benimseyen diğer bir toplum ise yine doğal ama bu kez ne yaptığını bilen insanın sahip olması gereken özellikleri yaşama dahil etmesiyle vahşilerden ayrılabilecektir.

Liderlik boyutunda bu bir sorundur. Lider toplumunu mesafelerin derinleştirmesinde mi yükseltecek, yoksa bir yüksek kültürlü toplum mu inşa edecektir?

Asabiyenin yetiştirdiği nesiller tam bir “genetik kültürel kimlik” taşır haldedirler. Bunlar çok uzun süre yapay nedenlerle derin sorun algısını benliklerine ve genetik özelliklerine yerleştirmişlerdir. Nesilden nesle aktarım olur. Evet, kültür de aktarılır! Bireyler, ortak değerlerde toplumlar, belli nedenlerle alışkanlıklarını kanıksarlar ve halk tabiri ile bu tür ortak davranışlar, “damarlarına işledi” şeklinde açıklanır.

Belli bir coğrafyaya eğilelim ve mantıken düşünelim: Eğer amaç, var olan değişik toplumları kullanarak yeni bir çıkar algısını yerleştirmek için birbirine “kaynaştırmak” adı altındaki bir politikaya itiliyor ise bunun ilk yapaylıktan ne farkı olacak? Bu gerçeğe bakarak işe koyulan kolaycı politikacılar, çağdaş veya insana yakışır gibi hazır cevapları ve erdemlilik ifadelerini öne çıkararak, esasında başka bir çıkar sahnesinin kapısında bilet kesen konumunda olmuş olmazlar mı?

Kavramsal örnek verelim: Hoşgörü ve diyalog gibi kavramların insan değerleri içindeki bir anlayışla açıklaması sizce ne şekildedir? Kavramların yalın anlamlarına değil, belli bir niyete bağlı kullanılma hallerine bakalım. Bu tür kavramların politika içindeki anlamı ile her şey net bir şekilde açıklanabilir mi? Daha büyük çıkarları elde edebilmek için bu tür kavramlar birer Truva Atı mıdır? Eğer böyle ise yeni çıkar düzenlerinin inşasında yerleştirilmek istenen tuğlaların başında algı ile ilgili malzemeler mi yer alıyor? İnsanlık bu tür kavramları yeni mi öğreniyor? Genetik kültürel kimliklerle mi ilgilenenler var?

Oyuncak Liderlik

Erdemli toplum inşasını irdeleyelim. (1) Belli bir çıkara bağlı politik tavır göstermek “saf” erdemlilik midir? (2) Yoksa insan doğasını bütün disiplinlerle ele alıp belli bir “doğru yapıyı inşa etme görevi” daha mı erdemli olacaktır? Açıkça belirteyim, ikinci görüşün daha büyük bir liderlik olduğunu savunuyorum.

Liderlik, temel belli disiplinlerin (biyoloji, kimya, fizik, matematik, jeoloji, vs) tüm verilerinden yararlanır; yapay verileri ortaya koyan disiplinlerden (politika, sosyoloji, hukuk, ekonomi, tarih –bir disiplin olmadığı konusunda çok köklü düşünceler var ama ben buraya önemine binaen yazayım-, vs) daha az yararlanır ve toplumu “ileri” taşımayı hedefler. Bir anlamda “asabiyeci” değil, “insan için” olur. Bu bizlere bir çelişki gibi gelmesin. Çünkü bilginin daha derinlerini kullanınca sonuç bizi bu noktalara getiriyor, yapaylıklar ise aldatıyor.

Böyle bakınca bu ileri gitme işi bir “kültürlü genetik yapıya sahip toplum” inşasını öngörür. Yapının mayası çalınır ve bir-iki nesil kararlılıkla çalışılır. Elbette erdemli pek çok kavram kendiliğinden ortaya çıkar ve insana yakışır bir toplumun inşasında istenen kıvam tutum ve karakterlere işlemiş olur. O zaman damarlardaki kanın anlamı olur veya Sahih İslam’ın diliyle, “Halife” olma özelliği yerini bulur. Asla yapay, göstermelik, “adı var, kendi yok” şekilde bir sonuç olmaz!

Bazı işler için paraya ihtiyaç yoktur. Ruh yeterlidir. Hani hep anlatılır ya, komşusu siftah yapmadı diye, “Git yan dükkandan al,” deyip müşterisini yönlendiren esnafın olduğu o eski toplumların bireyleri ileridir.

Bu gözle bakılırsa; “ne yaptığını bilen lider” ile bir tür “oyuncak lider” arasındaki fark belirginleşecektir. Öyle değil mi?

Küresel Asabiye

Özellikle bir topluma; müzik değeri olmayan bir müzik çokça dinletilirse, film değeri olmayan bir dizi seyrettirilirse, önemsiz kişiler parlatılır ve toplum önüne konursa, edebi değeri olmayanın kitabı piyasada tutulursa, sözü dahi dinlenmeyecek şahıslar önemliymiş gibi her gün medyaya konuk edilirse, bütün bunlar ve benzerleri için yapaylığın oyuncak liderleri çok çalışırsa; peki, muhatap olan geniş kitlelerin bundan haberi oluyor mu dersiniz? Bakın, bu karıştırılmış yoz-kültür ortamlarında benimsetilenler toplum değerlerini de melezler ve ileri değil, geri doğru gidilir. Hele sonuçlar ileri gidenlerle mukayese edilirse, değer yarışında ara fersah fersah açılmış olur.

Meşrulaştırılan her değersiz olgu bir başka değersizliğin zeminidir. Değersiz ortamda yeni kavramlar üretilemez ve yeni araç-gereçler yaratılamaz. Böylelikle başkalarının kültürüne bağımlı kalınır ve ister istemez daha becerikli görülenlerin değerlerinin savunuculuğu yapılır. Çarpık kentlerin düzeneklerini kurmak için, mimarisine, teknik altyapısına ve yaşam alanlarına daha becerikli olanların katkıları istenir.

Konuşulan dile bakın, ne kadar öz değerleri yansıtıyor? Olana bakın, ne kadar olması gereken kadar düzgün? Eğer hoşgörü ve diyaloğu geriye gitmek zemininde kabul ediyorsanız, önceliklerinizden ve kabullenme eşiğinizden başlayarak, dilinizden yaşam alanlarınıza her şey kontrolünüz dışında değişiverir. Çünkü belli bir takım yoz-yapaylıklarla melezlenmişsinizdir. Ve bütün değişimin işlevsel olmasındaki tuğlaları size içinizden birileri örmektedir.

Hele bu çağda sanallığın ürünlerinin kaçınılmaz arttığı bir ortamda kontrolsüzlüğün engellerini aşamayanların halini düşünelim. Nelere maruz kalacaklardır ve iş işten geçtikten çok sonra farkındalıklar ortaya çıkacaktır. Çoğu yapaylıklar çoktan damarlara sızmış olacaktır. Sanallığın kontrollü yararının belli bir eşiği varsa ve bunu belirlemek dahi başkalarına kalıyorsa, geriye söylenecek pek bir şey kalmasa gerekir. Dolayısıyla evlatlarımızın farklılaşırken yapmayı öğrendiklerinde şikayet edilen bir nokta aranıyorsa, bu ninnileri başkalarının söylediğine işarettir.

Belirtmek isterim ki, küreselleşme bir değer inşası kavramı olarak, asla asabiyenin kırılmasına çözüm değildir. Ama öyle gösterecekler çıkabilir. Bence asabiye olmadık ellerin kontrolü altında hazırlanmış bir doğallaştırılmış ortam içinde gelişiyorsa, işte sorun buradadır. Aksi halde “küresel asabiye” gibi daha başka bir anlayıştan söz etmiş oluruz. Bu tip kurguları yaratanları ise mercek altına alın bakın; kimler? Uzaylılar değil, hep bildiğimiz insanlar, bildiğimiz fikirleri savunanların çocukları.

Bütün bu kültürel genlerle gelişen yaşam şekilleri içinde kim nerede ve nasıl duruyor? Sen kendi folklorik oyununu oyna, yemeğini pişir, örf ve adetlerinle hizmet et, binalar inşa et, şarkılar söyle, elbiseler diktir ama sonuçta benim politikama tabi ol, benim bastığım faturaları öde… Hem de bu bildiğin politika değil; farkına varamayacağın basitlikte yaşamına girmiş yeni düzenekler ve alışkanlıklarla gününün ana hatlarını belirleyen bir politika, tıpkı küresel şirket politikası gibi bir şey.

Bu yanılsama ortamı kolaylıkla bilinen politik sistemleri ve liderlikleri de etkileyebilir; ama önemsiz veya olağan görülür. Değişen zamanın getirdikleridir, bu muhakkak ama aslında kültürel genlerde de değişim olur, hem de başkalarının belirlediği eşiklerde.

Genetik Kültürel Kimlik

Artık kültür genetik bir bağlamla açıklanabiliyor. Bireyin beyin ve sinir sistemi gibi organlarının yapılanması safhasında önemli gelişmelerin olduğu açıktır. Sistem şöyle çalışır: Özgün tasarım şüphesiz DNA kalıtımıyla aktarılır. Çevre koşullarındaki kültürü alabilecek bir yapılanma doğal olarak gelişir. Çünkü genler koşulların kombinasyonlarından etkilenir. Bu bir tür yaşam mücadelesi verebilmenin doğal sonucu olarak yaratılış kurallarına bağlı gelişir. Dış dünyadan alınan kültürün yansımalarına bağlı şekilde, gerektiğinde, gelişmekte olan şartlara göre düzenlenmekte olan vücut nöro-transmiterler salgılamaktadır ve böylelikle hücre içi yapılanmalarda bir takım kolaylıklar meydana gelir. Beyin bu ortam uyarılarına hazırlıklı olarak gelişir. Bu bir çeşit canlı için kültürleme şeklidir.

Örneğin dil en kolay kültür aktarımı konusudur. Şimdiki insana bakmadan önce dilin kültürel değeriyle ilgili genetik bahsine birkaç cümleyle değinelim. Bilim insanları konuşmayı el ve dil ile yapılan bir iş olarak görmektedirler. İşaret veya konuşma dili için canlılardaki (hatta genellersek memelilerdeki) ortak gen FOXP2 (Forkhead box P2)’dir. Konuşma diliyle iletişim kuramayanların el dillerini kullanmaları en son forma konduğu tarihler olan 1960’larda değil, 150 bin yıl öncesinde kullanılan bir yetenektir. Çünkü o zamanın insanının işaret dilleri beyinlerinin sağ lopuna yerleşmiş ve gelişmiş FOXP2 geni ile mümkün olmaktaydı.

Sonra şartlar insanın elleriyle başka işler yapmasını öncelikli kılmaya başladığından itibaren FOXP2 geni sol lopta daha belirgin gelişti. Sinir hücreleri buna göre yerleşti. Beyindeki sinir hücrelerinin dışında, nefesle ilgili olduğundan, akciğerlerde farklılıklar meydana geldi. Hatta bu otonom sinir sistemi ihtiyaçlarındaki değişimler göstermektedir ki omurilik daha kalınlaşmıştır. Gırtlakta vokal sistem gelişmiş ve dil ile ilgili kafatasında içinde foramen magnum çukuru oluşmuştur.

Şimdiki insanın konuşma yeteneğine bağlı beyindeki genetik yerleşke sol lopta yer alır. Konuşma kültürü geliştikçe buna bağlı insan yapısı da gelişmiş görülmektedir. Ancak şimdiki insanların aralarındaki farkı anlamak için bir uluslararası hava alanına gidildiğinde ve oradaki değişik kültürden olan insanların iletişim şekillerini izlendiğinde bazı belirgin tespitler yapabiliriz. Normal şartlarda havaalanındaki değişik milletlerden insanların bir konuşma becerisi ve kültürü elbette vardır. Bazı toplum fertleri elleriyle işaret desteğini daha fazla alırlar, konuşurken seslerini yükseltirler ve az bir kelime sayısı ve dilbilgisi kuralıyla anlaşmaya çalışırlar. Bir başka kültüre ait olanda ise eller çok gerektiğinde kullanılır ve onun da çok özel bir amacı vardır, ses neredeyse sadece iletişimdekinin duyabileceği volümdedir ve konuşmada kullanılan dil her türlü duygu ve düşüncede, gerekli detayı aktarabilecek zenginliktedir.

Elbette birine kültürlü, diğerine kültürsüz diyemeyiz. Ama iletişim becerisi bakımından bir guruptan olan diğer gruptan olanla karşı karşıya gelirse, işte o zaman farklılık göze batar şekilde görülebilir. Toplumların özgün dillerinin kültürel değerini korumak başka bir şeydir ve bu genetik-doğallıkla ilgilidir; ama kendini yeterince ve doğru ifade etmek için her bireyin yaşadığı ortamda sahip olunması zorunlu olan dil seviyesi başka bir şeydir.

Her şeyden önemlisi, eksik veya hatalı iletişim, insan neslini bir-iki adım sonra daha da ileriye taşımak yerine, diğer ihtiyaçları karşılamak için yeterince avantaj sağlamadığı için ilerleme yolunda yavaşlatacaksa ve bu manada öğrenilmesi gereken başka kültürel değerler varsa, bunlar neden ortamın doğallığına yeterince katılamıyor, şeklinde bir endişeye kapılmak mümkün olur. Bu öyle bir konu ki, biri varsa diğeri daha anlamlı oluyor, biri eksikse diğerine olan ihtiyaç azalıyor; birey veya toplum elindekinin yeterli ve doğru olduğuna inanıyor, ama insan için hep daha mükemmeli vardır.

Önemsediğim konu şu: Hemen hemen eşit şartlarda olanlar göz önünde tutulduğunda, neden yeterli iletişim kurulamadığı, gelişen dünyaya ayak uydurulamadığı, doğru mesajlar ve anlayış gelişmeleri yükleyen (örneğin) müzikler dinlenemediği, oyunlar sergilenemediği, kitaplar okunamadığı, mimari tasarımlar yaşama geçirilemediği için toplum bireylerinin genetik gelişmişlik düzeylerini diğerlerine göre kontrol edemiyor? Cevap üç aşağı beş yukarı belli, değil mi?

Düşünsenize, bir insanın kafasını kesme vahşiliğini videoya çekip dünyaya yayımlamanın politik gerekliliğini duymak bir yana, insanlık değerleri ölçüsünde düşünelim, bir toplum bu eylemi nasıl içselleştirerek, inanarak, yaşam gerekliliği şeklinde görerek yapabilir ki? Başka örneklerde var: Terör, politik gerekçelerin bir yöntemi olarak seçilebiliyor ve masum insanların ölümüne neden olunuyor. Çok çeşitli vahşilik içeren eylem var. Bunun sonucunda, “Benim yaptığım doğru,” denebiliyor. Doğru-yanlış bir yana, bu tür insanlara böyle yöntemler hangi kültürel-gen havuzlarında veriliyor ve geleceğimizde bu tür işler daha da artarak meydana gelsin mi istiyoruz? “Geçmişte ben elimi kana bulamak zorunda kaldım, şimdi çok temizim…” denemesi doğru bir yöntem midir? Böyle bir durumun şartlarından sonuçlarına kadar her olanın analizi yapılmalı ve açıklanmalı, nedir bütün bu olanların geri planındaki detayı? Kültür ne şekilde bir kimlik şekline dönüşüyor ve acaba kim kime benzemeli? Bu konuda, kim kime benzemeli (veya uymalı), politikacılar neyi ön planda tutmalı bağlamında sorduğumuz Parisli ve İzmirli sorularını hatırlayalım, ne düşünüyorsunuz?

Gelelim eller ile ilgili başka bir konuya: Alet geliştirmek. İnsanın en belirgin özelliklerinden biri de işlerini kolaylıkla yapabilmek için alet yapması ve bunu diğer bir aleti yaratmak için dahi kullanabilmesidir. İletişim için ellerini ağırlıklı kullanmaya devam edenlerin beyinlerindeki bu kapasitenin ne olduğunu merak ediyor muyuz? Konuşmaya dayalı iletişim dillerini geliştirenlerin ellerini kullanabilme kapasitesi daha fazla açığa çıktığından, bu kez eller alet kullanmaya yönelecek ve beynin bu bölümü bu tür işlevleri daha detaylı ve hassas yapmak üzere daha da gelişecektir.

O zaman çok kestirme bir sonuca varmaktayız: Bir kesim konuşmaya çabalarken alet yaratmayı ihmal edecek ve örneğin teknolojide ilerleme yolunda daha az zaman harcayacaktır. Konuşma dili gelişmiş olanların ise teknolojik kapasitesi sürekli katlanarak artacaktır. Bu yaşamı kolaylaştıran kültürel yumağın da daha kolaylık sağlayıcı şekilde sarılması anlamı taşır.

Önyargıdan Kurutuluş

İnsan mı genlerini, genler mi insanı doğrudan kontrol edebilir? Evvela genlerin insanı kontrol ettiğini ama insanın kendi genlerini doğrudan kontrol edemediğini söylemeliyiz. Peki, ne yapılabilir? Olsa olsa belli bir coğrafyada veya kültürel ortamda, şartları hazırladıktan sonra, belli bir kimliği veya kitleyi belli bir süreliğine o şartlarda tutabilirseniz, doğal (veya doğallaştırılmış) şartlardan aldıklarına bağlı olarak o bireylerin genleri kendine göre bir uygunluk düzenlemesine gidecektir. Önce genlerin en basit çalışma metodu olarak taklide dayalı tutum-davranışların gelişmesi gözlenir ama bu güven verici olmayabilir. Asıl önemlisi, yine doğallığın etkisine bağlı kalarak, bir-iki nesil sonra o zerinde durulan yeni nesiller kendiliğinden belli kültürel değerler edinmişçesine kolaylıkla uyum sağlayacak türden olacaklardır.

İnsanın varlık hiyerarşisinin üzerindeki değerine odaklanarak genetik çalışmaları biraz daha mercek altına almak gerekir. Kültür kavramı bunun içinde büyük ölçüde yapaylıklardan arınır ve insana gerekli olan değeri katar. Bilim insanları da rahatlar, sosyal düzen de. Hatta liderler kendilerine daha fazla çekidüzen verme gereği duyarlar.

Sahih din ile bilimi birlikte okuma becerisi insanlığın ileri bir adımı olur. Eğer hoşgörü ve diyalogdan bahsediliyor ise işte size gerekli bir çalışma alanı.

Her şey üstün iradeli insan için! Asıl kimlik mücadelesi bu olmalı.

[1] Richard Dawkins, Gen Bencildir, Çeviren Tunç Tuncay Bilgin, Uygar Polat, Kuzey Yayınları, 2014, İstanbul.

[2] Matt Ridley, Ben Çeviktir, Çeviren Mehmet Doğan, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 3. Baskı, 2013, İstanbul, s. 258.

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.