Simbiyotik İlişki – Mutualizm

Simbiyoz, iki veya daha fazla farklı tür (organizma) arasındaki yakın etkileşimleri açıklar, birbirleriyle birlikte yaşayarak fayda sağlayan olmayı tanımlar. İki türün karşılıklı yardımla yaşama fikri simbiyotik bir ilişkinin özü olarak kabul edilir. Simbiyoz, genel olarak canlılar arası bir ilişki türü olmakla birlikte bu ilişkiye katılanların (ortaklık edenlerin) fayda görmesi ve bu faydalanmadan sonra ilişkinin de kökleşmesi söz konusudur. Bu yaklaşımdan dolayı simbiyotikliği, mutualizm ile eş anlamlı kullanmak mümkündür. Bazı kaynaklarda mutualizm, ilişki türlerinin tümüne verilen isimdir.

Size daha çok biyolojinin ve zoolojinin bir kavramından bahsediyoruz. Elinize bu türden bir kitap alıp konu ve kapsamın bu yönünü çalışmanız her an mümkündür. Ancak benim konu edeceğim bu değil. İnsanlık için de bu tanıma uygun ne kadar da çok ilişki var! “Eğer benim sırtımı kaşırsan, ben de senin sırtını kaşıyacağım.” Bu ifade insanda simbiyotik ilişkinin çokça bilinen bir tasviridir. Eğer organizmaları insan ve insanla müteşekkil gruplaşmalar olarak değişik sosyal ve politik özneler olarak ele alırsanız, temelinde tek bir tür, yani insan olsa da buradan ortaya çıkan sonuç simbiyotiktir. Bu tür bir ilişki iki (veya daha çok) ayrı öznenin etkileşmesini ve fayda üretmesini tanımlayacağından buradan simbiyotik bir durumu açıklama imkanı bulacağız. Neden? Çünkü simbiyotik ilişkinini karakteristik özellikleriyle ortaya çıkan sonuçlar diğer “normal” veya “bildik” ilişkilerden farklıdır, buna uygun bir bakış açısını ancak bu şekilde elde etmiş oluruz. Dolayısıyla ben size türleri değil, bu insan öznelerindeki simbiyotik ilişkileri açıklayacağım. Burada özneler, kişi, aile, iş yeri birlikteliği, bir kurum veya bir devlet olabilir.

“BİYOLOJİ”

Ama önce simbiyozu (ve mutualizmi) belli bir çerçeveye yerleştirelim.

Öncelikle bu konu evrimseldir ve bir genetikkonusudur. Temelde rekabetinsonuçlarına göre şekillenmeyi tarif eder. Başlangıçta yoksa da sonradan bu genetik koda işlenir. Araştırmalar simbiyotik ilişkilerin zıt karakterlerin bir arada bulunmasındanevrimleştiğiniortaya koymuştur. Yani birbiriyle alakası olmayan ve hatta birbirlerinin yaşamında değeri olmayacak şeklinde düşünülebilecek türler bir arada bulunmalarında, önce birbirlerine zarar vermişler, daha sonradan birbirlerine alışarak(veya adaptasyona uğrayarak) birlikte yaşamaya başlamışlardır. Bu tür ilişkiler, ilişkiye katılan canlılara doğal ortamda avantaj sağlamasından dolayı evrimleştiği düşünülmektedir. Çünkü simbiyotik ilişki sonucunda taraflar az da olsa farklı yola girerler. Karşı tarafın bazı koşulları sağlamasından ötürü kendilerinin yaptığı bazı işleri terk ederler, bu da onlara tüketilen enerji açısından bir fayda sağlar.

Simbiyotik yaşam evrimsel süreçte gerçekten önemli bir adımdır ve örneğin, prokaryotlardan ökaryotların evrimine imkan sağlanmıştır (endosimbiyoz). Simbiyoz kelimesini mutualizm ile eş anlamlı olarak kullanan tarafa hak vermemek mümkün değildir. Çünkü “endosimbiyoz” dediğimiz bir olay sonucu ortaya çıkan “mutual” ilişki sayesinde, ökaryotik hücreler meydana gelebilmiştir ve bundan daha yararlı bir simbiyoz düşünülemez.

Kıyaslama yapabilmeniz açısından, parazitlik, parazit olan canlının yarar, konak olan canlının zarar gördüğü ilişki tipidir. Kommensalizm, ilişkiye ortak olan türlerden birinin fayda sağladığı, diğerinin ise ilişkiden pek fazla etkilenmediği (nötr) ilişkilere verilen isimdir. Amensalizm ise ilişkiye ortak olan taraflardan birinin tamamen baskılandığı ve hatta öldüğü, diğerinin ise bundan fayda gördüğü ilişkilere verilen isimdir.

Simbiyozda genel olarak ilişkiye ortak olan canlıların uzun süreler ve hatta ömür boyu birbirleriyle ilişki halindekaldığı varsayılır. Aslında simbiyotik yaşam, fayda ve zarar üzerine değil, yaşam biçimiüzerine tanımlanmalıdır. Yani iki canlı arasındaki fayda/zarar ilişkisi yerine, o canlıların birbirine bağımlı olarak yaşayıp yaşamadıkları ve nasıl yaşadıkları göz önüne alınmalıdır. Buradan şunu da söylememiz gerekiyor, simbiyotik ilişki içindekiler kendilerine fayda (veya zarar) sağlayabilirler, bunların dışındakiler simbiyotiklere bakıp kendilerine olan yararı veya zararı açıklayamazlar. Doğa böyle çalışır.

Simbiyotik ilişki kurmanın nedenleri veya kurulduktan sonra ortaya çıkan sonuçlara bakılırsa nelerin açığa çıkacağını gözden geçirelim. Beslenme, beslenmeyi kolaylaştırma, enerji sağlama, enerji harcamayı azaltma, koruma, güvenlik sağlama, zararlı olanı dışarı atma, rahatlatma, çoğalma, türeme, soyun devamını sağlama, bilmeseler bile yeni bir türü ortaya çıkarmaya zemin hazırlama… Bütün bunlar için organizmalar (türler) simbiyotik/mutual ilişki içine girerler. Ama en önemli konu ne biliyor musunuz, yaşamla ilgiliolmasıdır.

“İNSAN”

Gelelim asıl konumuza; sosyal ve politik simbiyotik durumlara. Bu kısım için de bazı prensipler ve özellikler var, onları gözden geçirelim: Bu durumu diğer normal ilişkilerden ayırmak için öncelikle genetik konusundan dolayı bir yatkınlık söz konusu olup olmadığına bakmak gerekir. Yatkın olan simbiyotik/mutual ilişkinin ortaya çıkması için uygun şartlargerekir. Şartlar tam oluşmadı ise yatkınlık devam eder. Şartlar organizmaların davranışlarının gerekçesini ve kalıcılığını sağlar. Asıl konu üreme, çoğalma, soyu devam ettirme ile ilgilidir. Politikada oy kazanmak, iktidarı sürdürmek çoğalma, devam sağlama anlamına gelir. Bir güvence, sırtını dayadığında elde edeceği yaşamsal bir şeyler olması gerekir. Simbiyotik karakter transferolur. Yavrulara ve/veya ilişkiye giren başka soylara bir süre sonra da olsa aktarılır. Organizmanın (türün) hayatta kalma şansını artırmak, popülasyonu artırmak, soyu sürdürmek ana hedeftir.

Sosyal ve politik durumu da buna göre siz düşünün. Her şeyden önce bu bir olağanüstüdurumdur, normalin dışında gelişir. Test etmek için bakın, normal bir ilişki dışında sıkı fıkı bir durum söz konusuysa simbiyotik durum öne çıkmıştır. Simbiyotik ilişki nasıl doğal ihtiyaçlarla ortaya çıktı ise ortadan kalkması da doğaldır. Eğer bu ilişkiyi ortadan kaldırmak için bir baskı unsuru oluşturursanız veya bir yapaylık yaratırsanız sonuç alamazsınız.

Şimdi bazı örnekler vereyim (lütfen karakteristik özellikleri ve özellikle yukarıdaki bölümlerde kalın harfle yazılı olan ifadeleri aklımızda tutalım):

Bir karı-koca tanıyorum. Bunların ilişkisi normal bir eş olmanın çok ötesinde, tam bir simbiyotik ilişki içindeler. Birini devreden çıkar diğeri yaşayamaz. Kendilerine hayal bir dünya kurmuşlar. Kendi içinde mutlu görünürler ama aslında yaşamın kendisiyle sorunları vardır, sürekli sorunlu yaşarlar. Başkalarını tanıyor ve biliyor görünseler de esasen onları yadırgarlar. Üstelik ortaya çıkan sorunların temel nedeni simbiyotik ilişkide olduklarıdır ve bunlar bu durumu asla göremezler. Aklınıza eş ise eşitlik söz konusudur gibi gelebilir; ama bu tür bir ilişkide görülecektir, karı ve koca eşit değillerdir. Çünkü bu örnekte kadın eşi üzerinde dominanttır; başka örnekte farklı durumlar da olabilir.

Aklınıza gelebilir, eğer bu normal ortamın içinde oluşmuş kısıtlı-anormal bir yaşam biçimi ise eşcinsellik bu bağlamda düşünülebilir mi? Olabilir.

Bir anne (oldukça yaşlı – YA) ve iki kızını (orta yaşlılar – YAS ve YAT) tanıyorum, birlikte yaşıyorlar. Anne esasen bir kızıyla (YA ve YAS) simbiyotik. Diğer taraftan birlikte yaşadıkları evde iki kız (YAS ve YAT) da birbirleri arasında simbiyotik ilişki içindeler. Annenin ikinci kızla olan simbiyotik ilişki açıklaması birincinin üzerindendir. Annenin yatkınlığı var, bekarlık zamanından, ailesinden geliyor. Uzun yıllar bu durum ortaya çıkmamış. Kardeşleri arasındaki ilişki ise yine simbiyotik. Bütünüyle bakılırsa onlara bu yatkınlık annelerinden (büyükanne, yaşamıyor – Y) aktarılmış. Halen bu yaşlının (YA) iki kardeşi (YB ve YC) de simbiyotiktir. Ayrıca bir kardeş (YC) ve bir yeğen (orta yaşlı – YBN) de şu an simbiyotik yaşamı seçmişler. Anne (YA) zamanla kızıyla bu simbiyotik ilişkiyi kurarken eşini bir tarafa koyduğunun bile farkına varamamış. Eş şu an yaşamıyor. Bugün bu üçlünün (YA, YAS, YAT) ilişkileri aile olmanın çok ötesindedir. Her anne evladını, her evlat annesini sever; ama buradaki ilişki, sevgi olmakla beraber, yaşamsal olmuş durumdadır.Diğerleri de öyle. Ortaya çıkan başka bir tablo daha var. Aynı büyükanneden (Y) meydana gelmiş fakat başka kentlerde yaşayan bu simbiyotikler (YA, YAS, YAT, YB, YC, YBN) her fırsatta birbirlerini telefonla arıyorlar. Ayrıca sıklıkla bir biraraya gelmekteler. Aralarındaki muhabbet akrabalık ilişkisinin çok ötesinde, bağımlılık biçiminde görülüyor.

Örneklemelere devam edelim. Bir ordu düşünün. Subay kaynağı yönüyle inceliyoruz. Çeşitli üniversitelerde yetişmiş sağlıklı gençleri alıyorsunuz, üç ay askerlik eğitimi programından sonra gençlere teğmen rütbesini takıyorsunuz. Bu uygulanan bir yöntemdir. Bir de askeri okul (Harp Okulu) yöntemi var. Bu da uygulanan bir yöntemdir. ABD’de West Point tam olarak böyle işler. Nasıl? Seçkin, sağlıklı ve referanslı öğrencileri daha genç yaşlardayken bünyeye alırlar ve uzun süre (4-5 yıl) hem akademik hem de askeri eğitimde bir arada tutarlar. Yapılan aslında simbiyoz oluşturmaktır. Oldukça az ihtimalle bütün mezun teğmenler simbiyoz olurlar, ama oldukça fazla ihtimalle, elde çok sayıda simbiyotik karakterde subay grupları olur. Savaşlar, aynı kaptan yemiş, aynı çözümleri oluşturmuş, alışkanlıkları karakter olmuş böylesi grupların dayanışması ile kazanılır, çünkü bu simbiyozlar normal ilişkinin ötesinde davranış gösterirler. Amerika’da West Point mezunları önemli bir hastalık baş gösterene veya ölene dek her seviyede ve kisvede kullanılırlar. Bu dikkat çekicidir.

Terör örgütlerinin de düşüncesi böyledir. Simbiyotik çemberlerin oluşumuna uygun doğal şartları sunarlar ve belli bir zamanın geçmesi sonrasında, izlerler ki bazıları ileri düzeyde kenetlenirler. Bu gruplar daha sonra bir tür silah olarak kullanılırlar.

Bir parti ve terör örgütü var. Başlangıçta, yani terör örgütü ortaya çıkmadan önce, bunlar benzer inanca sahip siyasi hareket olarak kabul edilebilirler. Bu iki düşünce grubunun, ayrı ayrı da olsa belli bir süre yararlanabilecekleri, çıkarları, hedefleri ve kazanabilecekleri göz önüne alındığında, başlangıçtaki ilişkileri simbiyotik olarak tarif edilebilir. Sonuç, terörist taraf üzerinde hiçbir şüphe kalmayınca şartlar doğal olarak çözülmüştür, taraflar birbirleri için yıkıma girmişlerdir. Bu örneğin farklılığı bu noktadan ötürüdür. Elbette bir meşru parti olan ile terör örgütü birbirinden ayrılmalıdır, zamanla ayrılmışlardır da; bu doğal gelişimdir.

Bu örnek göstermiştir ki, doğal çözülmelere kadar, çoğu siyasi yaklaşım (birlikte olma sebepleri ideolojik, inanç, vs. olabilir,) normal bir ilişkinin ötesine geçerek simbiyoz oluşturabiliyorlar. O halde ortaya terör gibi bir istenmeyen olay çıkana kadar beklenecek mi? Hayır. Siyasetin bu türden bir ilişki oluşturmasını sosyologlar ve siyaset bilimcileri daha yakından bakmalılar. Siyasetle doğan bu tür ilişkiler iyi gözlenmelidir. Buradaki taraflar (en az iki, fakat çok sayıda da olabilirler,) kendi doğal-faydacı bakış açılarını dikkate alacaklardır. Simbiyotik körlükten dolayı içinde oldukları diğer çoğunluğa, yani genel olarak topluma, normal ve sağlıklı gözle bakamayacaklardır. Çünkü “simbiyotikler ve diğerleri” şeklinde gruplanmışlardır. O halde X ideolojidekilerle Y ideolojidekiler bir biçimde simbiyotik ilişki içine girdilerse, ilk planda bunların dışındakileri doğru anlamaları ve bunlar için var olmaları gibi bir dertleri olması şartı ortadan kalkacaktır. Nereye kadar? Çözülmeye veya ayrışmaya kadar. Çözüldüklerinde biri diğerine üstün olabilir ve üstün olan (ayakta kalan) toplumun genelini sahiplenir ve daha yakın davranış gösterebilir.

Şimdiki soru şu, eğer toplum bu simbiyotik çıkardan olumsuz etkileniyorsa, daha üstten bakan bir politik yaklaşım, ne tür bir karar almalıdır? “Üzerlerine sinek ilacı sıkılır, hemen düzelir,” denecek değil herhalde. Cevap ne ise bilimsel olmalıdır ve doğal sonuçları gözetmelidir. Yapısal bağı içinde ve doğallıkla pek çok zemin hazırlayıcı gayret gerekecektir. Örneğin sosyolojik, psikolojik, eğitimsel pek çok doğal ama onarıcı çabaya ihtiyaç olacaktır. Şöyle söylemeliyim, konunun genetik (veya fenotip) olduğu açık değil mi? Ve bütün bunlar zaman alıcı çabalardır.

Üç ülke tanıyorum, aralarında simbiyozlar, tıpkı o anne ve iki kızı gibi. Amerika Yahudilerle ve İngilizlerle ayrı ayrı simbiyozlar. Yahudiler ile İngilizler simbiyoz değiller; ama bu üç toplum bir arada, yani Amerika için her çıkar işinde simbiyoz, yani mutual. Gelin şimdi bunlara karşı dış politika yapın. Ama sakın konuyu basite alıp lobicilik olarak açıklamaya kalkmayın.

Çoğu düşünceye göre dış politika çıkara dayalı ve gerçekçidir, değil mi? Duygusal yaklaşım bir tarafa konur. İttifaklar bile bu bağlamda kurulur, denir. Ama bakın, burada kaçırılan bir nokta var; simbiyotik ittifaklar diğerlerine göre daha farklı bir karaktere sahiptir. Örneğin İngiltere de Türkiye de NATO müttefikidir, ama hiçbir zaman Türkiye bir İngiltere olamaz. Bu duygusal ve çıkara dönük bir durumla açıklanamaz, simbiyoz olmalarıyla veya olmamalarıyla açıklanabilir.

İsrail! Kendine has bir sosyolojik yapısı var; inançları, yaşam tarzları, öncelikleri, aile yapısı, arkadaşlıkları… İsrail başka çıkar ilişkileri ile de tanımlanması gereken bir sosoyolojik ortam. Çalışmaları ile simbiyozlar üretebiliyor. Örneğin, sadece bu gözle bile bakılırsa alınacak sonuç dünyadaki diğer yerlerden farklı karakter gösteriyor.

Türkiye! Kendine has bir sosyolojik yapısı var; inançları, yaşam tarzları, öncelikleri, aile yapısı, arkadaşlıkları… Türkiye büyük bir simbiyoz havuzu gibi!.. Örneğin, “Asker millet!” deniyor, eğer sadece bu gözle bile bakılırsa alınacak sonuç dünyadaki diğer coğrafyalardan farklı karakter gösteriyor.

Verdiğim örneklerden çıkarımlarınızı birleştirin ve bundan böyle dünyada doğal yapıya, özellikle içinde insan unsurunun olduğu alanlara, daha başka türlü bakacağınızdan emin olun! O halde insanları, toplumları, ülkeleri anlarken neden simbiyotik ilişkileri ve mutualizmi göz önüne almıyoruz? İnsanın doğallığını bir yana koymak mümkün mü? Doğaya bakın ne olup bittiğini rahatlıkla anlarsınız, anormallikler bile aslında doğaldır!..

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.