Hukuk ve Adalet

İnsanlık hukuku modern devletten çok önce keşfetmişti. Roma devletten önce “iktidar, otorite ve özgürlük” kavramlarıyla Cumhuriyetini (MÖ 509-MÖ 27) yönetebilmişti. Romalı Cicero (MÖ 106-43) rejimin istikrarı için formülünü şöyle açıklıyordu: “Sitede denge, haklar, görevler ve yükümlülükler yoksa, hakimlerin yeteri kadar yetkisi, büyükler meclisinin yeterli otoritesi, halkın yeteri kadar özgürlüğü yoksa, o zaman, rejim istikrarlı olamaz.

Eğer sitede bir yönetim erki varsa o halde bir iktidar gerekliydi; bir iktidar varsa, egemen halk, kral ve otorite arasında bir paylaşım yapılmalıydı. Paylaşım doğru ise kamu anlayışı ortaya çıkabilecekti. Kamunun doğru tanımı devletin organize edilebilirliğini ortaya koyuyordu. Böylelikle modern devlet inşa edilebiliyordu. Artık devletin de bir kamu gücü vardı. Ama bu kamu gücü egemenliğin halka ait olduğundan asla ayrı düşünülmemişti. İşin icat edilme aşamasında bile bu böyleydi.

Bu arada, geleceğin küresel kapitalist kent (site) devletleri formülü için bilim insanlarının Cicero’yu referans göstererek yeni bir düzen yazmaya başladığını hatırlatmak isterim. Neyse…

İnsan politik bir varlıktır. İnsanın bireysel politik dünyası dışındaki meşru iktidar, otorite ve yönetimle olan politikası önemlidir. Düzene sokulması gereken alanlar buralarıdır. Bakın, Osmanlı topraklarında doğan sosyal bilimci Fransız vatandaşı Oxford Profesörü Louis Dumont ne diyor? “İnsan yaşamının özü herkesin herkesle mücadelesi değildir ve politika kuramı bir güç kuramı olamaz, ancak bir meşru otorite kuramı olabilir.

Ben şunu anlıyorum: Egemenlik halkın, kamu düzenin, devlet organizasyonun ve yönetim meşruiyetin ipoteği altındadır. Eğer egemenlik, kamu, devlet ve yönetim gölgeli bir yapıda ise; halk zulüm görür, düzen bozulur, devlet organizasyonu çöker ve meşruiyet ortadan kalkar. Meşruiyetin kendisini sıkıntıda hissetmesi halinde ortada ya bir acizlik ya da bir kasıt vardır.

Bu durum kimin işine yarar? Bizim sorgulamamız gereken başka bir şey mi var? Yok! Peki, ne eksik? Neyi gölgelemekle meşgulüz? Ben bunun cevabını “Binyılcı Düşüncenin Türkiye’ye Etkileri”[1] isimli yazımda vermiştim. Biraz değineyim. Toplumumuz üzerinde sorun yaratan baskın etkileri özetle şu şekilde sıralayabilirim:

  • Batı’nın baskın kültürüyle insanların zihnine işlenen “binyılcı” düşüncelerin etkisi var.
  • Aslı binyılcı düşüncelere bağlı olan ama kültürümüze sızan ve bilinçaltında bir baskı oluşturan; Zerdüştlüğün (karanlık-aydınlık), Maniciliğin (iyilik-kötülük) ve Eskatolojinin (kıyamet alametleri) etkisi var. Aslında bu saydığımız etkiler Ortadoğu kökenlidir. Batı kültürünün de bilinçaltına kazınmıştır ve Batı bunu politikasıyla sürekli ortaya koyar. Toplumumuz köklü yapıya sahip bu bilinçaltı baskısını Batı’nın güncellenmiş politikaları yoluyla kolaylıkla alır. Yaşanan ikilemlerdeki esas önemli nokta da buradadır.
  • Bir “algı-gerçeklik” sorunu var. Batı tipi değerlerle meydana getirilen politik ve ekonomik düzen, köklü değerlerle çatışma yaratır. Sahih İslam’dan uzaklaşanlar ise bu konuda bilinçli-bilinçsiz çeşitli malzemeler üretir. Toplum hassasiyetleri bundan etkilenir.
  • Bütün bunların toplamı olarak Darül Harp fikri iktidarlara bir politik söylem geliştirir.

Bütün bu düşünceler baskın ve derin özellikleri ile adalet algısı ve hukuk düzeniyle kökten etkileşim içine girer. İktidar mücadelelerine varana dek konu bir hassasiyet oluşturur. Ayrıca bu konu seküler açıklamalarla da baskılanamaz derinlikte ve genişliktedir. Dolayısıyla ciddidir, sokakta çözülecek bir konu değil, bilinçaltına ve vicdanlara inilmelidir.

Akıl, iradidir ve yargılama yeteneğini temsil eder. Öyleyse adalet ilahi ve vicdani bir terazidir. Hukuk ise dünyevi olup, adaleti isteyen insanın ve dahi toplumun düzenlemelerinden meydana gelir. Meşruiyet kimdeyse onun hukuku oluşur. Meşruiyet halktan alınıp başka bir güce devredilemez. Sonuçta adalet sürekli var olan bir değerdir, bir kağıda yazılıp silinemez; hukuk ise  zamanla yükselir, yazılı bir metindir, hem yazılır hem de silinir.

Roma Cumhuriyeti yıkıldı ise içindeki gölgelerden dolayı yıkıldı. Gölgenin varlığı her ne kadar bir ışıkla ilgiliyse de insanların vicdanındaki gölge adaletle ilgilidir. Adalet ilahi ruhun gözetimindeki nefisle, adaletsizlik ise ilahi ruhunu görmezden gelen ego ile ortaya çıkar. Ve ne oldu? Sezarlara rağmen halkın değerleri üzerine çöken gölge Cumhuriyetin meşruiyetini yıktı, yerine Roma İmparatorluğu (MÖ 27- MS 395) kuruldu.

Doğu Roma İmparatorluğu’nu da Osmanlı Devleti yıktı. Osmanlı Devleti son döneminde Batı dünyasının ileri adımlarına ayak uyduramadı ve Batı değerlerinin gölgesiyle bir süre yaşadı. Son Osmanlı Padişahları zamanında halkın durumu hukuk ve adaletten yana sıkıntı içindeydi ve nihayet meşruiyet ortadan kalktı. Yerine, aynı değerlerin devamı, aynı halkın kimliği, aynı kültürel yapının vicdanıyla Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Erklerin yerli yerine oturması zaman aldı. Sürece bakarsak, halen bir iktidar mücadelesi var. İktidar mücadelesi meşru zeminlerde gerçekleşiyor ise bunun adı “demokrasi” oluyor, değilse gölge, gölge ise hukuksuzluk…

Bizler köklü devlet geleneği olan bir milletiz. Çok devlet kurduk… Yıkılanlar ise kardeş kavgalarından ve iktidar mücadelerinden oldu. Öyleyse gelin el ele verip demokrasimizi ve hukukumuzu evrenselleştirelim. Adaletimizin gücünü ispat edelim.

 


[1] Gürsel Tokmakoğlu, Binyılcı Düşüncenin Türkiye’ye Etkileri, 06 Mart 2014, https://muttakilik.com/binyilci-dusuncenin-turkiyeye-etkileri/

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.