Maksatlı Aforizmalar (III)

Yalanım yok! Bu aforizmaları aklımın içinde belirgin resimli ögeler düşünerek yazıyorum. Saf camın aklıyla, iç-dışbükeysiz. Böyle yansıyor kağıda sözcükler; belki maksatlı, belki saklı… Düşünceme göre bu aforizmalar insan yaşamı için bir kan damarı! Nedendir bilmem, böyle demek geçti içimden. Bir tıkanıklık durdurur akışı!.. Daha canlı ironiler var elbette. Ama “an” için bunlar gerekli! Bu an için elzem, yalnız kanla ilgili olandır; kanla, damarla, kalple…

Canlı ve Uyum

Dağlarda veya ormanlarda hiç el değmedik yerlerdeki adı konmamış otlar da canlıdır; kentlerde saksı içindeki en nadide süs bitkileri de… Okyanus diplerinde hiç ışık görmeyen, insanın temasını bekleyen çok canlı vardır, mikroskopla bile zor anlaşılan; akvaryumunuzdaki Japon balıkları da bir canlı…

Devasa bir ekosistem, uyumlu, birbirini destekleyen; en uç noktasında insanoğlu, hepsinden daha farklı özelliklerle donatılmış, hükmedebilen, üstün bir iradeye, akla sahip… Sisteme iki yolla da bağlı; dünyasına canlılığıyla, ilk ve temel noktaya ruhuyla…

Yine de bizi bize bırakmayacak kadar koruyucu ve kollayıcı bir ilahi güç var ki, ben buna nasıl hayır derim? Ama aymazlar aracı kullanıyorlar, kendileriyle Yaratanı’nın aralarına oturmuş olanın kim olduğunu anlayamıyorlar, işlerine gelmiyor, bu hiç de masum değil!

İnsanlar vardır, kentlerin kenarlarında yaşarlar, zorlu şartları vardır, arayışları devam eder, tutunacak dal ararlar; ya kendilerini kabul ettireceklerdir, ya da uyum göstereceklerdir, gider gelirler…

İnsanlar vardır, kentleri ve içindeki sistemleri inşa ederler, kolaylıkların sonsuzluğuna yönelirler, giderek insanlığın özüyle ilgilenirler.

Çok yönlü kopuş vardır insan için; kendinden, yaşantısından, alışkanlıklarından, bir diğerinden, köyünden, okulundan, mesleğinden, inancından; ama en büyük kopuş ilahi uyumundan. Bunu her yolla yapar, “inanıyorum” veya “inanmıyorum” der, ama yine yapar. Her yol kendince doğrudur; okuduğunu veya gördüğünü bile kendine açıklayanların yardımıyla anlar, aracı açıklayıcılar vardır yaşamında; kendine bile başka olan biri için dünyasına başkalaşma neden mümkün olmasın?

“Ben tam ortasındayım,” dediği bile, ancak kendine göre bir merkezdir. “Ben irademle karar verdim,” der ama düşünmez ki, beyninin yarısından çoğunu bir başkasının fikri ve doğalmış gibi şerbetlenmiş sapkınlığı işgal etmiştir. Doğru zannettiği bile bir süreliğine geçerlidir.

Değişmeyen nedir? Doğanın gerçekleri, canlıya verili olanlar değişiyor mu? Düşünsenize, sizin iradeniz güneşi tersten doğması için yeterli gücü üretebilecek mi? Kimin yetebilir?

Ama bilim diyebilir; güneşten daha büyük bir eneji kaynağını onun yanına yaklaştır, güçlü olan güçsüz olanınkini emecektir, diye. Kim getirecek ondan büyüğü sorusunun cevabı değil bu, fiziğin bilinmesidir sadece. Bilmenin, araştırmanın, bu yönde örnekler çoğaltmanın ne zararı var?

Sıradan canlı, temel sistemle uyumlu yaşayıp işini kolaylaştırır ve tekerleği tersine çevirmeden varlığını sürdürür. Ama insan çok başka! Her şeyi didik didik etmeye çaba sarf etmekle ilgilidir. Bazen tersine fiillerle meydan okuyucu olur. Zararı hem kendine, hem de diğerlerine olur.

İnsan ve Nesne

İnsan için çoğu şey nesnedir. Sardalye deryada yüzerken ve bir oltaya gelene dek kendidir, sonra yemdir, konservedir, raftaki maldır. Ağaç ormanda her şeyin adıdır, kağıt üretilir, içinde bilgi varsa kağıttan çok taşıdığı bilgiyle değerlenir, insan eliyle ve aklıyla dönüştürülmüştür, ama yine raftaki maldır. İlk adımı düşünün sardalyeyi tutmak, papirüsü yapmak kolay mıydı?

İnsana uzak nesne bir adımlık mesafe alınana dek çok değerli, sonraki adımlar belli, nesne zaman içinde başka bir değer ölçütüyle betimlenecek, belki değiştirilecek. Böyle örneği çok insanın, sakladığı sonradan atık madde dağları olan…

Bilgi bile atılıyor, değersiz, çıplak ve yalnız bırakılabiliyor. Bilgi ki; mana ve manevi dediğimizle gelişecek olandır! Kim neyi yok sayıyor?

İnsan iradesinin eğip büktükleri içinde ne varsa çoğu şey nesne. Vahyin manasını bile anlamayan, içselleştiremeyen ey muhatap, birileri onu sana satmaya kalkışmış, sen ne düşünüyorsun?

İnsanların bir kısmı bilimsel konularda tembellik içindedir, bilimi somut yaşamın teknolojisine, buradan da günlük yaşam olgusuna, alışkanlıklara, yaşam standartlarına dönüşeceğini hesap edemezler. Cahillik işte!

Bilimi dışlayan bağnazlığı baş tacı eder, bağnazlığın tacirliğini yapana bel bağlayan nesneleşir. Nesne imalatçıları taşeron mu kullanıyor ne?

İnsanın başkası tarafından nesneleştirilmesi bir yana, kendi kendini iradesizlik göstererek yok sayması kabul edilebilir bir şey değil. Çünkü ilahi uyumla olduğu kadar doğanın kendisine verdiklerine de körlüktür bu zaaf…

İşini tehlikeye atıyorsun ey basit düşünen!

Nesne ve Güç

Daha düne kadar fotokopi nedir bilmeyene, “Suretini anında çeker, duvara asar bu nesne,” deselerdi, herhalde falcılıkla suçlanırdı. Bu nesneye mi hakaret, yapana mı, kendi varlığına mı?

Bilgisayarla ve internetle çok şey yapılmıyor mu şimdiden? Haydi öyleyse, elini sürmesene şu klavyeye? Kimin yolundasın? Bilim ve teknolojiden başka bir yoldaysan elindekini at gitsin. Çünkü o da bir nesne, ama ne kadar da güçlüsün değil mi yazarken, fotoğraf beğenirken; saklanmışsın yine bir nesnenin gerisine…

O nesneyi yok sayamazsın. İradeli ve sebatkar insanlar işte bu dünyada imal ediyor onları, uzayda değil! Aralarında konuşacak olan sanal dünyanın yeni emektarlarına sırtına dönemezsin, çünkü onlar elindeki gücün asıl nesneleri. Gelişmiş fotokopi makinesi olan 3-D baskı ile aradığın, iradeni zorlayan ürünü rafa koyacaklar için şimdiden “falcı” mı diyorsun yoksa? Biliyor musun, işittim bile! Acıdım o zavallıya. Evini, arabanı yapan robotları görmezden gelemezsin, aşağı insene o dört tekerden, yaşasana asıl yerin olan o inde!..

Şu falcılık fazla germiş bizim iradesi ipotekli gafili, cahili, tembeli, hazırcıyı… Çünkü onları idare edenler her şeyin farkında; Kureyş’in ileri gelenlerinin Hz. Muhammed’e (SAS), “Dur orada, daha ileri gitme, istediğini veririz…” demelerinden biliyoruz bu yöntemi, modern Kureyşliler neredesiniz, çıksanız ya ortaya!.. Güç kimdeydi acaba; yeniliği, ilerilerdekini, geleceğin ışığını tarif edende mi, yoksa?.. Fal bunun neresindeydi? Klavye gerisine mi saklandınız yine, ses versenize?

Ben, “strateji, vizyon, projeksiyon, sentez, araştırma, düşünme, tahmin, formül, hesap…” dedikçe, yerinden hopluyor; çünkü o bilmez bilimin bile modellemelerle veya tahmin hesaplarıyla çalıştığını… Yaktığı elektriğin nasıl nesnelleştirildiğini bilemez, sadece fatura öder, bunu görür. Elektriği, manyetizmayı anlayamaz, boşluğa bakar, “bir şey göremiyorum,” der, göremez de. Ama o falcı dedikleri gördüyse kızmayacak o vakit, kendinin de nesnelleştiğinin farkında olacak, aynaya bakacak. Hiç kusura bakma, gerçek bu!..

Dün kahvecideydim, kahve içtim Guatemala, buram buram kokan kahve güzeldi, kart çektirdim malum, arkadaşımı telefonla aradım, davet ettim, otomobiline atlayıp geldi on dakikada, telefon, hat, servis, araç, yakıt, sigorta, banka neydi ki, ben demeyeyim sana, tabletimden fotoğraflara baktık, her ekrana dokunuş bana ve arkadaşıma ne kazandırdı bilmem ama başkalarına servet… Ben mi güçlüyüm nesne mi, yapan mı, benim karşımdaki sen mi? Konuşuyorsun boşuna, senin nefes alışın birilerine para, ey cahil cühela…

Sen anlamazsın yatırım öncesi prosedürleri, nereden bileceksin nano ne, piko ne? Sana göre ya fal, ya da büyü bunlar… Çünkü seni öyle kandırmışlar, bildiğin bu!

Ha, bir de şu keramet sahibi, biraz akıllı olanlara sor bakalım, ne diyecekler sana, hangi yolu işaret edecekler? Kendi fikrinle mi geleceksin doğru yola, yoksa bir keramet üzre mi? Sor bakalım onlara, bir atomun çekirdeğinde neler varmış? Ben verecekleri cevabı biliyorum, sen sor ve öğren. Yedikleri sardalyenin amino asitlerini bilmeden afiyetle yerler onlar, sonuçta olan budur.

Ya benim kerametim de bilimsel verileri çok iyi analiz edip, hesapla ve kitapla; sana yarın hava gürleyecek diyorsa? Benim dediğim bu! Fal bunun neresinde? Ama senin aklın bağlı, ucu Kureyş’in şu meşhur, zalim ve kibirli atalarının bağlandığı o taassuba.

Güçlü olmak istiyorsan, nesneye hükmetmek istiyorsan ilk atacağın adım bilim olmalı. Senin de kerametin iraden, aklın ve bilimin olsun, korkma! Önce bilimle barış, anlarsın ne dediğimi o vakit. Orada fal ve büyü yok, gerçek var; ileriye bak, önünü görmeyenin gideceği yer gayya kuyusudur ey modern Kureyşli!..

Zalim ve Kibirli

Ya zalim türer insandan, ya kibirli; değil mi ki irade bükülmeli, uyuma meydan okunmalı, isyanın adı meşrulaştırılmalı?.. Aymazsın sen ey yanlış irade gösteren insan, nesneler raflarda çoğaldıkça aymaz oluyorsun, değer tacirliği senin işin, markalıyorsun…

Ya zavallılar; ne olup bittiğini anlayamayan, irade koyanların iradesi altında uyumluymuş gibi yürüyüp gidenler, hesabı kolay görülecekler, nesneleştirilmiş kitleler? Onları kurtarmak için bir zalimin süslü ve türlü aldatmacalı sözleri çare mi? Bir cambazın kibri bile markalanır, değerli bir mal olur; zavallılar akıllarını ipotek altına aldırır, ne pahasına?

Onların hesapları kolay görülecek, zira kibre biçilen değer, peşindekileri de sürükleyecek.

Bir “öğüt” ve bir de “dua”

Bir öğüt: Kendi iradenizin kıymetini bilin, satmayın! Bir güç olmayı, “bilmek” yoluyla ve kendi doğrularınız üzerinde geliştirin ve kendi dilinizi kullanın, kendi meşrulaştırma tarzınız olsun, başkalarının sözcüsü olmayın, ki vereceğiniz hesap sizinki olsun. Kendi diliniz ve yönteminiz geliştikçe kurum ve kavramlarınız da gelişir, zamanla saygınlaşırsınız. Acele etmeyin. Bu istenen durumdur.

Vahiy sizin köle olmanızı önlemek için inmedi mi? Vahyin gereğini yap öylese! O sana çok ilerideki saadeti vaat ediyorsa eğer, oraya doğru yürüyorsan, katedeceğin yolu tahmin et, ama önündeki engelleri gör, göremezsen olmaz ki; kime suç buluyorsun, söylesene? Bu denli bir körlükle alakan ne olabilir ki? Vahye rağmen ışığından muafsın, aydınlanmak sence ne? Öğrenmek, bilmek değil mi?

Aksi halde, küresel gücün yumuşak yüzü o tanımlayamadığın sistemin içine öyle bir işler ki, bir daha çıkarmak mümkün olmaz. Bunca yıl yaşayıp, kendini avutup, bir taşeron olduğunu bile anlamadan, son kapıdan geçersin, orada bekleyen sana sadece, “Hoş geldin, burası orası değil artık,” der. Anladın mı? Dönemezsin!

İşte size bir dua: “Rabbim beni cehaletin baskısından ve zalimin zulmünden koru, her türlü aşınmadan ve sapmadan muhafaza eyle; Amin!”

Bir soru ve bir cevap: “Maksadın ne ki bana öğüt veriyorsun, önümden arkamdan dua ediyorsun?” “Maksat, insanlık kazansın azizim, benden sana nesne olmaz, inancıma göre öznem Muttakidir, hepsi bu!”

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.