Maksatlı Aforizmalar (VI)

Yalanım yok! Bu aforizmaları aklımın köşesinde beliren resimli ögeleri düşünerek yazıyorum, saf camın aklıyla, iç ve dışbükeysiz. Böyle yansıyor kağıda sözcükler; belki maksatlı, belki saklı… Düşünceme göre bu aforizmalar insan yaşamı için bir kan damarı! Nedendir bilmem, böyle demek geçti içimden. Ancak bir tıkanıklık durdurur akışı. Daha canlı ironiler var elbette, ama “an” için bunlardan söz etmek gerekli. Bu an için elzem, yalnız al kanla ilgili olandır; kanla, damarla, kalple…

Bu dünya ve hatta yaşam kurgusu öyle bir döngü içinde ki her şey bir diğerine bir şekilde dokunmakta. Yıldızlar yıldızlara, insanlar insanlara… Yalıtılmak, dışarıda durmak veya kaçmak mümkün değil. Bu belki de aynı bilinç atmosferinde olmakla ilgili bir şey. Bu nedenle birilerinin ihtirası için vurdumduymaz olamıyorum. Ya tersi? Benim zulüm gören ve istismara daldırıp çıkarılan elbiselerimden aklıevvel ihtiras düşkünleri kendilerini azat edebilirler mi? Bu boya dağılıp insanlığa sıçramaz mı?

İhtirasa Dair

Kararlarında duracak bir yeri olmayanların doyumsuzlarını kim dizginler? Kararınca sahip olmaktan bihaberler, doymayı unutmuşlar mı desem, kendisine hiç öğretilmemiş mi desem, bunların senden benden ne farkı var ki?

Var elbette; belki bireye ait bir tutum tamamen kanıksandıktan sonra fizyolojik bir değişim öne çıkıyordur, belki de o fizyolojik farklılık tutumu tetikliyordur ve belki tersi de gerçekleşiyordur. Ama sonuçta birinden diğerine önemli bir farklılık olur; bu farka normal üstü mü desem, normal dışı mı; zararlı mı desem, yararlı mı?..

Bir kez normalin dışına çıkıldıysa eğer, doyumsuzluk karakter olduysa, normal istekler ihtirasa dönüştüyse, neyse kafalarına taktıkları, onu elde edinceye kadar ne kadar açık nokta varsa, bütün kapıları, yolları ve dahi akılları zorlarlar ve aşındırırlar.

Ciddiyim, o ihtiraslılar var ya, her şeyi elde etmeye çok hevesli duranlar, doymanın sınırlarını bir türlü keşfedememişler, aslında kafaları karışıklar, odaklanma sorunu yaşayanlar, sürekli “ben” diyenler bizi çoktan bir tarafa koymuşlar. İhtiras ya normalden kopar gider ya da normali bir kenarda tutar.

Neden bu ihtiras? Anne ve babadan bir eksiklik mi var acaba? Baskı görmüşlük mü var, daha çocukken bir travma mı sebeptir bu gerginliğe?.. Gerginlik, kavga ve dahi savaşlar…

İhtiraslılar savaşkan görünürler, bu sadece bir görüntüdür, akıllı adam neden savaşsın ki, savaşta ilk safta senden benden insanlar vardır, yani önce ölecekler, belki en son onlar ölürler, nasıl öldükleri muammadır, tarih bu örneklerle doludur. Belki asıl amaçları bildiğimiz türden savaşlar da değildir, amaç cepheleri fethetmek değildir, ilerlemek adına sürekli yeni cepheler açıp geridekileri ve hatta etraftakileri sürüklemektir, ön saftakiler malum!..

İhtiraslılar ne pahasına olursa olsun kafalarına taktıklarını, zannettiklerini, inandıklarını, elbette kendilerine göre olan inandıklarını elde etmeye kurulu bir makine gibidirler. Vücutlarındaki hormonlar öyle bir alışkanlık yaratmış ki, isteklerini normal sanıyorlar, kendilerini farklı görüyorlar, ama onlar da insan, belki de hasta birer insan… Öyle demedik mi işlerin en sonunda, Hitler hasta diye…

Kavgadan, savaştan, kan ve gözyaşından medet umanlar var bu dünyada, bugün bile var, yazıklar olsun bu tür zulümlere davet çıkaranlara. Benliklerinin doyurulması için fesat çıkaranlar var bu dünyada, başka açlıklara sebep insanlardır bunlar, çoraklaştırmanın sebebidirler. Öldürecek insanlar yetmezse dünyalarını bitirmeye dönerler.

En çok da yetimler bıktı onlardan, çünkü özlerinde hem istismar hem de yalan var.

Ey istismarcı, kısa bir süre bile olsa, dur, olduğun bir yerde! Kendini bulduğun, kararlarını hazmettiğin yer, gidebildiğin ve kaybolabileceğin sınıra yakın duran o ırak yerler değildir, durup geriye baktığın bir yerdir. Dur da bak, kimsin, neredensin? Beynini kemiren dürtülerinin sebebi nedendir? Belki sen de bir yetimin sevdiğisin. Ama unutma, nefret yok bu cephede, sadece sevgi var.

Sabır yetmiyor mu insana? Hevesli olmak bir dereceye kadar kabul görür de, her şeye heveslenmek, çok ama çok istemek, bir türlü doymamak, yanlıştan dönememek de ne? Sonra esiri olmak şeytanın, o kendi içinde büyüttüğü asıl düşmanın, değil mi?

Acele etme, koşturan mı var ardından? Kendini “pratik zeki” gibi görme, öyle diyenlere de inanma; “cin” gibi de değilsin, sen hiç cin gördün mü ki yakıştırılıyorsun? Kendini başka bir kültürden, kimlikten veya cinsten farklı görme, insan ol, hatta en az benim kadar, yetimler kadar…

Sınır bilmemek çok kötü! Onun için bir menzilde durmak ve yaşamın gerçeğini hazmetmeyi bilmek gerekli… Elindekilere bakıp “şükür” demeyi ne zaman öğrenecek insanoğlu? Ne oldu o senin dilinden bir türlü düşürmediğin nefs ve şeytan ilişkisinin sonucu?

Şükretmeyi elbet öğrenecek insanoğlu. Neyi öğrenmeyecek ki? Kendini öğrenecek en başta; nereden geldim, nereye gideceğim, diye.

Sadece bir lakırdı değildir şükretmek; anlamsız, sebepli sebepsiz yerde tekrarlanan boş bir söz hiç değildir. Olur olmaz kişilerin rahmetine razı olmak değildir. Açık bir havada ufku görmek gibi, gönül kapılarında berraklaşmış iradenin O ihtişamla buluşma halinin idrakidir. Sonra doğanın değerine ortaklık etmektir. Aynı ruhla ve birlikte coşanların kurduğu tertemiz gönül bağını hatırlamaktır.

Olur olmaz kişiler, diyorum; o gözünüzde büyüttüklerinize, size paye verenlere, çıkar dağıtanlara, bizin için yaratıldığını, kutsal olduğunu ileri sürenlere, mucize ve keramet sahibi olduğunu iddia edenlere ve işin kötüsü bu yalanlarına kendilerini inandıranlara… Zira ihtişamları ve alışverişleri geçicidir, benim gibilerin bunlarla işi yoktur, her ne kadar onlar bulaşmaya çabalasa da.

Sonsuzluğu anlamak, asıl anlamla bütünleşmek ve tekmil olmak kolay mıdır has bir gönül taşıyana? Kolaydır, desem inanır mısınız?

İşte size her şeyi kolaylaştırmakla başlayan ve kendiliğinden akan bir şükür çağlayanı; anlamın hakkını kendisine teslim etmekle başlar ilk, insanın kendi ihtirasları önünde duramaz, hangi dolambaçlı yolları denese de, yine bir insana zarar verse de; sonra yürekte genişler o anlam fark edildikçe, daha da genişleyen şekilde; sahiplenmek yürektedir ancak, sözde değil, yoksa yürekte akan o çağlayanın suyu kurur da insan beyninde akan kendi salgılarını yeterli sanır, esastan bilir, yanılır, bunu anlayamadan gerçek anlamını yitirir zavallının aklında; çok yazık ona…

Bir “öğüt” ve bir de “dua”

Bir öğüt: Kendini bir şey sanma, sen de bir insansın. Yaptığın kötülüklerinin sebebi şeytan değil, sensin. Eğer bir eksikliğin varsa doktora gitmelisin.

İşte böyle, kafası karışıklar, eksikli olanlar, doktora görünmemiş hastalar var etrafımızda ve bizleri kendi sorunlarına eklemek istiyorlar. Aman orada dursunlar, keşke dursalar…

Önemli olan ne biliyor musun? Şükretmek ve had bilmek, şeytanla ilgili değil, gerçek hayatla ilgili, elindekilerin kıymetini bilmekle ilgili…

Ben her şartta kendimden sorumluyum. Dolayısıyla karşımdakiler için hem insanlık değerlerine uygun becerebildiklerimi gerçekleştiriyorum hem de temennilerim oluyor, nihayetinde yaşam güzel olsun istiyorum.

İşte size bir dua: “Rabbim beni haddini bilmeyen, o kendini bir şey zanneden zalimlerden, hasislerden ve çıkarcılardan koru, kibrin pençesindekilerin yetimlere daha fazla zarar vermesine razı olma, onun sınavına bizleri koyma; Amin!”

Bir soru ve bir cevap: “Maksadın ne ki bana öğüt veriyorsun, önümden arkamdan dua ediyorsun?” “Maksat, insanlık için azizim, benden sana nesne olmaz, inancıma göre öznem Muttakidir, hepsi bu!”

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.