Siddhartha’yı Okumak

Hermann Hesse’nin “Siddhartha” isimli romanını okuyanlar düşünsel alanda tipik bir bilgelik dersi almış olmaktalar. Bu romanda maddi ve manevi yaşamın insan algısı ile bağdaşan somut örneklerini irdelemek mümkündür.

Romanı okuyunca Buddha’nın dünya üzerindeki bilinen etkisinin biraz ötesindeki düşüncelere daldım. Madem ki somut ve soyut dünya ile ilgili bu denli basit anlatımlar var, Doğu-Batı felsefesi arasında bu denli net bir ayrım var ve hatta dinlerin ve kültürlerin toplumları etkileyen algı özetleri var; o halde içinde belirgin bir çelişki besleyenlerin bu durumlarından kurtulup kendi yaşamlarına kolay bir tarif getirebilmelerinde hiçbir güçlük olmamalıdır, değil mi? Örneğin bu bakış açısıyla coğrafyamızda yaşayan insanların Doğu-Batı kültürleri ve buna bağlı anlayışlar arasında sıkışmış düşüncelerle kendilerini bir çelişki içinde görmelerini anlamak gayet kolay gözükmektedir.

“Ağzında lokma ve sırtında hırka,” misali bildiğimiz erenlerin öyküleri ile Siddhartha’nın serüveni çok yerde çakışıyor. Hatta bazı peygamberlerin kıssalarını andıran bilgelikler de var. Siddhartha örneğinden yola çıkarak manevi doygunlukla kurgulanmış bir yaşam şeklini düşünelim; oruç tutmak (et yememek, günde bir öğün yemek, yemeyi aramamak), düşünmek (hayatın sırlarına ulaşmak, anlamak, manevi huzur ile bir yaşamı pekiştirmek) ve sabretmek (zaman algısını bir sıkıntı malzemesi olmaktan çıkarmak) yaşam pratiğinin ana prensipleri olarak gösterilmektedir. Ancak gerçek doğrunun marifetini anlamak için sürekli bu prensiplerle yaşamak yeterli görülmemektedir. Maddi yaşamın hazlarının esiri olmak, haz almayı artırmak için bedel ödemeye koyulmak, buradan yola çıkarak tamamen maddi dünyayı önemsemek, maddi kazançların (para, şöhret vs) peşinde koşarak çocuklaşmak (çocuk-insan olmak) gibi süreçlerden geçerek, bir anlamda yanlış olanı çok iyi okumak, doğruyu daha belirginleştirmek söz konusu olacaktır. Daha sonra tekrar ve daha bilinçlenmiş olarak bu maddeci yaşam terk edilecek ve insanı adeta çok üstün bir konuma taşıyacaktır.

İslam’da bahsi geçen “nefsin eğitilmesi ve ruhun yüceltilmesi” konusu çok iyi algılanmalıdır. İnsanın gerçek, doğal ve temel tarifle maddi yapısı nefsine, yani benliğine (taşıdığı cana ve sahip olduğu kişiliğe) ilişkin tarafı ön planda tutar. Daha fazla ister, diğerlerini (doğada her ne varsa) alt etmek ister, hatta diğer insanlardan daha ileri imkanlarda olmak ister. Bu bir isteğin ötesine geçer ve vahşileşmeyi, savaşmayı, katletmeyi dahi içeren türden negatif istikamette ileri noktalara ulaşır. Çocuk gibi avunmayı isteyen insan artık bir canavardır, hatta şeytanın kölesidir. Bunun anlamı “kötü” tarafta olmak ve orada kalmayı istemektir. Buna karşılık Allah’ın “kendimden verdiğim,” dediği ruh, ilahi-manevi uyumluluğu sağlamak için insanı doğruya kılavuzlamaktadır. Halbuki ruh, kainatın maddi yapısının bilinç ile anlamını açıklayan sonsuz, asıl, gerçek ve doğal olan derinliktir. Yahudilik ve Hıristiyanlık (dolayısıyla bugünün hakim Batı kültürü) bu bilgiyi saptırmış, nefse ruh diyerek, insanın iç dünyasını güya özgürleştirmiş ve inancın en önemli saptırmasını gerçekleştirmiştir. Bundan böyle algı ve içindeki seçenekler temelde tek taraflıdır, dengeden yoksundur.

Bazen Batı kültürü ruh ve benlik (nefis) arasında çelişkiye düşmektedir. Ne de olsa gerçek değişmeyecektir. Hesse, Siddhartha’yı anlatırken bu noktada bir çelişki içinde görülmektedir, ama hitap ettiği kültürün değerleri gereği mukavemetle karşılaşması söz konusu olmayacağından çelişkisini önemsemeden anlatımını sürdürür.

İşte bu noktada coğrafyamızın insanı için bir soru ortaya çıkıyor. Sahip olduğumuz kültüre göre çelişkilerimiz neler? Bu soru daha çok sosyo-ekonomik bağlamda kendini gösteren ve bilinen türdeki açıklamalarla geliştirilebilir. Basit anlatımla, maddi dünyanın, yani Batı kapitalizminin peşinde mi yürümeyi öncelik halinde tutacak, yoksa iradeli insanın madde üstü bir yaşamı inşa etmesine mi gayret edecek? Bu sorular Siddhartha’nın ünlü yosma Kamala’dan ve tüccar Kamaswami’den öğrendiği “aldatıcı dünya kurgusunu öncelikli yapma” konusu ile, tekrar ormana ve nehir kıyısına dönüp yaşlı kayıkçı Vasudeva’dan ve nehirden öğrendiği “gerçeğin sırrına erme” konusu arasında aranacak bir olguya karşılık gelir. Ama diğer bir seçenek daha var: Peki, sorunun her iki tarafı da aynı anlamda ve bir bütün içinde düşünülemez mi? Yani birey gerçek yaşamda kalıp bulunduğu yerde sağlam bir inançla her şeyi (her seçimi, her adımı vs) doğru yapma iradesi gösteremez mi, sınavını bu şekilde veremez mi?

Semavi dinleri ve dolayısıyla İslam’ı madde ötesi açıklamalarla mevcut yaşamın ötesinde bir soyutlukta tanımlayanlar için, ideolojilerde de görüldüğü gibi, hep bir ütopyanın varlığı söz konusu olmuştur. Halbuki Siddhartha’nın döneminde olanlarla, daha sonra anlatılan masallarla, hatta Hesse’nin romanına işlenmiş kısımlarıyla, bildiğimiz Budizm’in öğretisine dayanarak diyoruz ki, asıl vurgulanmak istenen algı saptırılmıştır! Tıpkı semavi dinlerin peygamberlerinin tebliğlerini saptıranlar gibi bir çabanın olduğu gözlenmektedir. Dolayısıyla derin anlatıların ölçülü, dengeli, uyumlu, gerçek ve doğal ortamında insanı yücelten türdeki algısı üzerinde büyük bir kayıp söz konusudur.

“Ya o, ya da bu…” şeklindeki ikilemler algıda şartlanmış olmayı çağrıştırır. Tek olanı böler ve bir-taraf yaratır. Saptırmayı iş edinenler bunu bilerek hareket ederler. Bir bakarsınız Siddharha’nın öyküsü bir masala dönüşür. Bir bakarsınız bir peygamberin tebliği insanı gerçek dışı düşüncelerin sözcüsü yapar. Doğruların sulandırılması için ortaya çok miktarda “söylenti” atılır ve bunlara inancın, asıl inanç olduğu savunulur.

Değişik kültürlerin Manici yaklaşımı en sert ikilemlerin bir araya getirilen anlatımlarıdır. Bu bir gerçektir, hemen her kültürde birbirine benzer anlayışları savunan “Binyılcı” düşünce sahipleri vardır. Bunlar ikilikleri derinleştiren kliklerdir. Maddiyatçı, hazcı, çıkarcı ve özetle nefislerini ön planda tutanlar ve sosyo-ekonomik çevrimlere hükmedenler, bu keskin klikleri beslerler ve dikkatle kullanırlar.

Bu sitedeki görüşler merkeze Muttakilik olgusunu koymaktadır. Bu bakımdan da bir değerlendirme yapalım. Muttakilik İslam düşüncesine bağlı üstün iradeli insanın hedefidir. Gerçek, doğal, bilimsel, bilinçli, ölçülü, uyumlu, madde ve manayı bütünleştirmiş takva sahibi insan; uçlarda gezmez, “ya o, ya da bu…” demez, Maniciliğe karşıdır; gaip olan ruhunun varlığına inanır ve bunu nefsinin eğitilmesinde önder kılar; maddi yapısına da önem verir maddenin anlamını bilir ve dolayısıyla manevi bakışı tüme ait olur, çelişkiden uzaktır; sihirbazlıklara ve gnostikliğe karşıdır, Yaratan’ın gösterdiği istikamette kainatın bilincine ve enerjisine bağlı olmayı gerçek üstü görmez, bilakis hakikatin kendisi olarak görür; saptırmalardan uzak durur.

Coğrafyamızdaki kafası karışık insanlara bakalım: Batı-Doğu, madde-mana ve din-dinsizlik arasında tercih yapmanın taraftarı olanlar vardır. “Sen şöylesin…” diyene, bütünüyle tarif edilen şekilde olduğu halde, “Ben asla öyle değilim…” diyenler vardır. Ne denirse densin, görünen gerçek değişmez ki; kendini kandıranlara söylenecek asıl nokta budur! Fakat, birine öyle, diğerine böyle diyerek, sorunları derinleştiren ve bir oyun neticesinde çıkar elde etmeyi politika (iç ve dış politika, uluslararası ilişkiler, strateji, psikolojik harp, bilgi savaşı, medyanın kullanılması vs dahil) olarak görenleri gözden kaçıranlar da vardır. Böyle olunca seviye giderek düşmekte, sorunlar karmaşıklaşmakta ve çıkış yolları çaresiz sapaklara dönüşmektedir.

Hesse, Siddhartha ile belki de saptırılmış bir anlatımın vurgusunu yapmak istemektedir. Sağ olsaydı kendisine sorardık! Bugün Siddhartha’yı okuyanlar doğru okusunlar, diğer okunması gerekenleri (örneğin kainatın kitabını) doğru okumak gibi!..

“Üstün iradeli insan” sözü bir lakırdı değildir. Her zamanda, her ortamda ve her şartta, benliğiyle sahne aldığı yaşam sürecinde; bireyin kendini bilmesi, eksiklerini görmesi, gelişmesi, doğru-yanlış seçimlerinde isabet oranını artırabilmesi, kendi değerlerine sahip çıkması, kendini yüceltmek ve doğasına olumlu bir katkı sağlamak için çaba sarf etmesidir. Kendini bilenler sürekli bir hedef aralar; doğru ve esas olanı arayıp bulan insan olmak!

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.