Benlik ve Bencillik

Düşüncelerin uzamından geride bir noktada durup büyük resme baktığımda ilk dikkatimi çeken şu vızıldayan sinek olmuştu. Zincirinin halkalarını tamamen göremediğimden olsa gerek, sinek var olmasa da bir şey kaçırmayacağımızı düşünmüştü ilk. Sonra kendime baktım ve insan olarak ne işe yarayıp yaramadığımızdan tam emin olamadığımı anladım bir süreliğine. Neticede evrende esamesi dahi okunmayacak bir gezegenin içinde çok kısa ömrü olan bir yaratık değil miydik! Ne de olsa, ne tür başarıları elde edersek edelim, kaçınılmaz bir şekilde ölümle yüzleşiyoruz. Örneğin benim neyim önemli olabilir ki? Böyle bir ikilemle baktım durdum aynaya bir süreliğine. Ama sanırım anladım asıl olanı! Anlatayım…

Bilimde neredeyiz, sesleri… Sanki benim gibi aynanın karşısındakilere bu soruyla fısıldıyordu mahalle. Cevabım yerinde olsa bile söyleyin, nasıl tepki alacağım bu mahalleden? Koca bir kült, ezbere dökülen külliyat, sayısız ritüeller ve kalabalık; zannedilene takılmışlar, ihtiyaçtan zuhur edeni baş tacı görenler…

Israr ediyorum, o zaman ben kendimi, evreni ve asıl olanı tarif edebilmem gerekir ki şu aklımdaki büyük resim tamamlansın! Onun içine kötülüğün yaratılmış sembolünü ve kötülerin adreslendiği yaratılmış mekanı koymalıyım ki bütün haklılıklar kaplasın bu gerçek yaşamı.

Yaşam bu! Evrensel bir sözcükten bahsediyorum, salt dünyasal değil.

Atışmaya girmeme gerek yok; kendi kendimeyim daima. Aynadaki yüzüme bakıp, “İşte tüm yansıman, nerde senin kodlanmış yazılımın, nerede senin donanımın?..” diye soruyorum gördüğüme. Aynada kendi özelliklerimi seçince bir ben olduğum, benliğimin belirginleştiğini anlıyorum, her şey apaçık ortada; başkasına benzemeyen karakterde, hatta vızıldayan sinekten çok başka özelliklerde.

Sahi, bu düşündüklerim yeter mi bana? Karbondan gelip karbona dönüşeceğimi ben anlıyorum da, ya sinek ne durumda? Hatta kentler dolusu benim gibi, ormanlar dolusu ağaç gibi, göçmen kuşlar dahil, bu dünyanın tümden karbona dönüşeceğini, yani özündeki elementer sisteme geçeceğini sorsak diyorum… Bu gezegen de bir yazılıma, kodlama sistemine ve iletişim ağına sahip mi, yeni öğrendiğimiz lakırdılar gibi.

Kötülüğün yaratılmış sembolünü aramadan önce inancımı yokladım, her şeyi açıklamak mümkün mü acaba? Büyük resim ne?

Mesela kağıda yazılı sıfırlara para demeyi, sonra sisteme dahil olanların, çalışanların ve tüketenlerin o paraya tapınmayı sağlayacak politikaları planlamayı, paradan para üretmede mahir olmayı, buna insani demeyi, sonra tüm sistemin gücünü ele geçirip kral olmayı bilmeyi, yaşama dönük zamanın kurallarını koymayı, gel, git, otur, kalk, bu makbul, bu değil, bunu al, bunu seç demeyi, gerekirse zindanları tarif etmeyi, hukukçu tutmayı mecbur etmeyi, tatil köylerini ödül olarak vermeyi, arada bir hap yutturmayı ve bütün bunlardan dolayı senin olmayana el sürüp sürmemeyi, başkasının hakkını gasp edip etmemeyi, ahlaklı olmanın gerekliliğini veya yeni bir açıklamayla durumu tekrar tarif edebilmeyi, bütünüyle dünyayı bile kolay bir cennete çevirmeye inanmayı, inandırmayı… Her bir öğretiyi düşünüyorum da bunlar zaten birer tartışma konusu!.. Tartışmalar kodlamanın veri analizcisine gidiyor sanki; yeni kodlar, yeni sürümler doğsun diye…. İşini bilen ile sızlanma içinde sürekli yer darlığından şikayetçi olan arasındaki farkı bilmiyor mu bu insanlık? Diğerleri ne düşünüyor acaba? Gücü elinde tutanın etrafındaki farklı renkten yakaları olan kostümleri giyinmiş sayısız parlak bakışlı kesimlere soru bu!

İnsanlığı kastediyorum, eğer modern yani en son model insandan doğanlardan bugüne kadar ölenleri saymış olsaydık, belki bir katrilyon doğup ölmüştür demek mümkün, karbona dönüşmüş, hani o toprak da, su da, yazı yazan mürekkep de, hatta şu aynanın kökeni de karbon ya, bunu söyleyecektik. Her biri “ben” dedi veya “şeyliği” imledi ve gitti. Ne işe yaradı peki?

Benim asıl bildiğim, bütün kodları yazanım, mananın mutlak hakimi ve dolayısıyla tümel bilginin de sahibi, bilincin de… Görülmeyen ama her yerde olan, boşluksuz her yerde ortamı dolduran, bana kendimden daha yakın olan… Bütün sıfatlar ve isimler dendiyse eğer, bilgi kalıpları halindekilere kural veren, sonra onları tekrar dizen… Sürekli öğrenen yüce bir bilinç evreni daha… Her şey yaşamla ilgili, evrende, hatta şu kentte bile. Katrilyonlarca canlının deneyiminin yok olmadığını düşünüyorum, bilginin sahibi olan bunlarla genişliyor ve bunlara hükmediyor. Bilinç yükü dolu bir güçten bahsediyorum, elle tutulmayan elbette ama var olduğunu hissediyorum, zira DNA kodum artık okunabiliyor, az da olsa, bu bile yeter bana, düşünebilmem için. Tüm yapı taşlarına enerji yükleyen, buna yazılım ekleyen, DNA’mı meydana getirip kodlayan, bunlarla bütün olduğumu, aldığım nefesten, yerçekimine varana dek her şeyde kural olduğunu bildiğim, daha bilmediklerim de malumum, böyle bir durumu açıklayabilmenin zorluğu bir yana, apaçık huzur verici. İyi ki bakıyorum bu aynaya! Bir adım sonra öğrendiklerim nasıl öncekilerden daha fazla ve anlamlıysa, evrenler katınca neden bahsedebiliyorum şimdi siz düşünün; tamam da sadece bir his olmaktan öte gitmeyen bir hal bu, zor olanın ta kendisi bu halde saklı olmalı.

İç benim bu mutlak sınırsız tümel bilginin sahibine ait bir iletişim sistemine sahip, ortamın unsuru sanki, kuralına göre işleyen değer zinciri, benden dolayı özelleştirilmiş kod sahipliği… Doğdum, bir kod daha eklendi, ismim oldu; yaşadıklarım, kattıklarım bununla işaretlenecek. İsmimle, yaşantımla öznelleşmiş bir toplam hasıl olacak, mana dolu bir değer oluşturacak. Bana “A” de mesela. Bu A kişisi bir şekilde yaşıyor işte; bir yerde, belli şartlarda, öğreniyor, deniyor, kazanıyor, ilerliyor veya tersine… Hepsiyle ilgili belli bir bilgi birikimi var; trilyonun, katrilyonun veya her ne ise hepsinin bilgi birikimi toplanıyor; başka yaratıklar, o galakside veya burada olanlar başka… Topla yine bütün bunları, önceki yaşam, şimdiki ve daha sonraki; paraleli veya aslı, karanlığı veya aydınlığı; hepsiyle ilgili beslenen, herkesten ve her şeyden daha çok bilme kudretindeki asıl olanı; kromozoma, DNA’ya, atomların kuarklarına her şeye yazı yazan bir hakim… Şaşılacak ne var bunda? Zaten bir ölçüde anlayabildiğimiz konular bunlar; az da olsa fizikle, kimyayla, jeolojiyle, termodinamikle, biyolojiyle, matematikle konuşmak mümkün.

İnsan inanır, inanmamaya bile! Çeşitli inançlar ve tarifler olabilir. Benim aynada gördüğüm ve sonra düşündüğüm bunun daha da geniş hali; evrenin, bilinen bilinmeyen evrenlerin yasaları, bilgi aktarımlarını ve bilimin işlemesine dayalı toplamı rıza ile kabul etmekle alakalı kısmı. İşte insan için bu her ikisi de geçerli. Evren veya evrenlerin, bilim hesaplayıp doğrularsa daha net konuşabiliriz herhalde, bütün varlığın sahibi aynı zamanda bilginin de sahibi, ezelden ebede, hepsini bilen, bilge, hakim, hükümdar olan, buna inanmak, bununla birlikte evrendekilere, kurallara, yapı taşlarının yapısına ve canlıdaki yazılıma dahi inanmak. İnanmamak mümkün mü? Bak DNA sarmalına, çekirdekteki müyonlara, bozonlara, nötrinolara!.. Bütün bunlar bizden önce vardı, biz olduk, varlığını ve özelliklerini öğrendik, sonra isimlerini koyduk, tıpkı doğduğumuzda bize verilen isim gibi; insanoğlu isim verme yeteneğiyle özel! Bilgi atmosferi içinde doğmak ve sahiplenmek… Olanın farkına varmak; iradeyle tercihle öğrenilen bilgiyi kullanmak, seçmek, taraf olmak… İnsan aynaya bakınca bunları görebiliyor, sineğinkinden emin değil; fakat araştırıyor, meraklı, öğreniyor, bilgisini geliştiriyor, bilgi kümelerini katlıyor…

Her şeyi kapsayan, her şeye nüfuz eden, sürekli ve her yerde var olan, yok olmayan… Öyleyse ben de bilimle alakalıyım. İnsanın öğrendikleriyle bir şeyler yaratması ne kadar da güzel! Yaratmak değil ama had bilmek mesele!.. Had bilen için bir sorun yok bu yaşamda. Mesele böyle bir kurgunun gerçekliğine inan veya inanma, katıl veya katılma; ama zaten her şey devam ediyor kendi seyrinde. Ölçü ve tartı da var sonunda. Yaşanmışlıklar büyük bir bellekte; istersen kitap veya defter de buna. Bilgiliyi başka bilgiyle çağırıyorsun, ismimle ben çağrıldığımda açık ki bana ait her şey bir dosya halinde, anlamlı… Karbon karbona dönüşüyor madde alemi, bilgi ve tecrübeyi artırarak, evrenin bilinç sistemine katkı sağlayarak, iyi ve kötü, doğru veya yanlış, bütün ikilemleriyle, paradoksal devinimle, enerji sistemini tamamlayarak, ama kayda geçmiş isimlerle, belgelerle…

Korkmuyorum artık! Farkına varmak huzur verici. Böyle düşünüyorum aynaya bakınca. Belli ki, sırrına erdim bu asıl olanın. Şimdiki soru belli; hangi irade daha yerinde, hangisinden uzak durmak gerekir ve neden? Benim seçimlerim ne olmalı? Kendi hesabımı vermeliyim önce, kendi kendime, sonra toplam bilginin sahibine, esasa ait verilecekler olmalı…

Mesele bilgiyi ne şekilde kullandığındır. Var olanı, geliştirileni, aranıp bulunanı, hissedileni, temas edileni, ortamdakini ne şekilde kullandığın önemlidir. Bazıları benliğin şuuruyla, bazıları ise bencillik azgınlığıyla hareket eder. Bencilliğin azgınlığıyla dolu olanlar kendilerini bir tür kral yerine koyuyor.

Bir grup var, krala dair isimlendirilen… İnsanı yüceltmekle ilgileniyor, bu güzel! Ama sonra şımarıyor ve kendi bilgisini sadece kendi grubunun geleceği için kullanmanın planlaması içinde; bencil, empati yapmaktan yoksun, kavramları kendine göre yorumluyor, konan değerleri kendine dönük geliştiriyor, kullandığı ve savunduğu bilgide duygu yok bu gruba mensup olanlarda. İnanmak veya inanmamak değil sorun, ahlaklı olmak veya olmamak da değil, bilimsellikle dolu olmak veya olmamak, vs. Sorun nerede? Bu grup kendi kültünü yaratmış, bu dünyada, kendi devrinde, geri kalanını kullanıyor kendince. “Bu dünyadan ümit yok, başka dünyalar da olsun,” diyor bazen. “Bu kadar insana gerek yok, arada bir nüfusu (nefisleri) azaltmak gerekir, bunun kararını ben vereyim,” diyor sıkışınca. “Yarın kendi rızanıza göre değil de, benim koyduğum kurallarla belirlenmiş bir yaşam kurgusunda olacaksınız” diyor fütursuzca. “Bütün bunlar için ben önder olayım, kazanayım, gerekirse senden istifade edeyim, sömüreyim, sinek gibi kan emeyim, aramızdaki uçurumları giderek açayım; senden daha akıllı, güçlü, şanslı veya özel yaratılmış seçkin insanım ne de olsa; sen aslında kan torbasısın, emilecek yedek enerji deposusun, bir bu işe yararsın; senden çok varsa düşünürüm; böyle bir durumda var olsan da olur olmasan da, eşit değiliz zaten; sen benim var olmam için yaratıldın…” diyor, şuna bir bakar mısın? “Ben de bir tür yaratanım, asıl olan benim, mensubu olduğum grubun neslini düşünmem çok doğal, sizinki bir yere kadar olsun, sonra kader ağlarını örsün,” diyor… Eğer ki kötülüğün yaratılmış sembollerini tarif etmeye kalksak, bunları söyleriz. İşin kötüsü bu var ve fütursuz hakimiyetin ısrarı içinde!

Bu grubun düşüncesinin ve seçiminin tersi ne öyleyse? Dünyayı, insanların tümünü önemseyen olmak, bu dünya ihya olmadan başka dünyayı düşünmemek, eşitliği, hakkaniyeti gerçek yaşamda mevcut kılmak, seçimleri yaparken diğerini gözetmek, iki yüzlü olmamak; insanı, köpeği, sineği, dünyayı, evreni, inancı, paylaşımı, yani evrenin tüm bilgi birikimini sevmek, kalben tasdik etmek, katkı sağlamak…

Doğru, evrensel doğruyla alakalı bilgiye katkı sağlamanın farkında olarak çabaya girmek, katlanarak güç verir insana, iç huzur verir, asıl zenginliği bahşeder. Mananın sırrına ermekle ilgili süreçlerde gelişir insanın çabası. Bu çaba ayağını yerden keser insanın, bir tür başka yaşam şekliyle buluşturur. Böyle bir buluşmayı, evrenin var olan tümel doğrusu ile bireyin tercih ederek yürüdüğü yoldaki çakışmayı tarif etmek çok başka bir tatmindir insan için. Ama saldırıya uğrar ha bire; diğer grup dünyasal bir kurguda düzenlemiştir kentleri, arasındaki işletişim sistemlerini, tercihlere etki eder ve gereklilikleri dayatır bilinçli bir şekilde. Kasti çelişkiler meydana getirir ki, kendine tabi olanı artırmak adına, bununla güçlenir, başka çıkışın olmadığına ikna etmek ister sürekli bir şekilde.

Asıl olanla birleşmiş ne yapar? Tümel bilgi derlenmiş, kararınca ortamda, her dönemde, bu dönemde de… İnsanoğlu bu harika dünyada, bu özel kodlanmış zincirin belirginleştiği galakside yerleştirmiş… İnsan farkına varmakla ilgili, ismi koyarken doğru düşünmeli… Bu çerçevede insana gelişmek ve geliştirmek bir görev; fakat esası yok sayarak değil, içinde gelişerek, katkıda bulunduğunun bilincine vakıf bir şekilde.

Asıl mutlak hakim irade sahibi insana bu hakkı veriyor, ki gelişsin, geliştirsin. Buna karşı kendini bencilliğiyle güçlendiren durumu kendi krallığı adına kullanmak yolunu seçiyor. Bu diğer yol, ve ilerlemenin önünde engeli yok, gidebildiği kadar gidebilir, ta ki (mesela) Samanyolu başka bir galaksiye vurana dek! Asıl olana karşı istikamette ilerleyen grup nerede ve hangi çabada? Gerçeklik üzerine sabit kalanları kendi çıkarına kullanabilmenin peşinde.  Onları sömürebilmek içinse türlü hikayelerle, yaratılmış gerçekliklerle oyun kuruyor ha bire. Ama durum karmaşıklaşıyor; doğru tarafta olduğunu zannedenlerin batıl tarafta bırakıldıklarını düşünmeleri bir mesele! Bu onların tuzağa düştüklerini fark edememelerinden dolayı aynı zamanda çıkmazı…

Bu kadar, işte ayrım bu! İnsanlar arasındaki görüş, bakış, inanış, felsefi fark bu!.. Bir yanda krallık peşindekiler, insanlığa kural koyanlar, yapay bir kurguyu dayatanlar ve bunların tuzağına düşmüş batıllar; diğer tarafta ise asıl olanın farkındalığıyla doyumu görmüşler. En sonunda hangi taraf kazanır? Bencil olan grup mu, eşitlikçi, paylaşımcı, haktan yana olan taraf mı? Bu dünyada ilk grup kazanan gibi görünür de sonrası malum!

Sonrası mı var da malum olsun? Peki, neden olmasın? Bu evrende sürekli galaksiler çarpışıyorsa, Samanyolu da çarpışır bir vakit, mesela demiştim ya. Mesela diyoruz, ama bu da bilimsel, mümkün, çeşitli yollardan biri de bu. Varlık ise, madde ise karbon döngüsünde olacak elbette… Bize göre yıl tarifi güneş hesabına dayanıyor. Bu aldatıcı olmasın, insanoğluna göre süre uzun gibi görünse de asıl olan bakışla durum kısa sürelerle ifade buluyor elbette. Sonrası kabaca belli; yeni galaksiler olur, belki yeni elementler. Değişmeye bilgi! Bilgi değişmiyor nasıl olsa; karbon değil mi maddi varlığın mayası; mana, bilgi veya yazılım değil mi kuralların taşınma yöntemi? Neden olmasın? Yeni insan türü, adı her neyse, modern veya ultra modern, yeni bir sürüm olmasın mı daha sonra, bir eli yağda, diğeri balda? Hani o kaybolmayan bana ait yazılımda “benin tarifi” veya “birey” var olmasın mı yeni yaşamda? Ne bileyim ben, deme! Olur mu olur, inanırsan olur, inanmazsan da olur. Orada olmadan, kavuşmadan, görmeden nasıl bileceksin ki? Öyleyse sabret! Nasılsa ara karbon safhasının ne kadar süreceğini şimdi kimse bilmiyor.

Sorun bu değilse, bir şeye inanmak değilse, ne peki? Bilime inanıyorum! Ben de inanıyorum hem de tümüyle. Bilim bu anlatılanların aslı; sen istersen ilim de. İnanmadığım şu; bilmemekte ısrarcı olmak. Aldatma dolu yazılmış hikayeleri ezberleyip bencillerin gelişmesine zemin vermenin asla bana fayda sağlamadığını görebiliyorum. Bu dünyanın değerini bilmeden başka bir dünyada daha müreffeh olacağım düşüncesini anlamıyorum. Böyle mantıksız yargılara inanmıyorum. Asıl mutlak bilginin sahibinin bu dünya kurgusunda irade sahibine verdiği ödev de bu zaten; bu ikilemi görüp rıza ile seçim yapabilmek!

Dedim ya iki grup var, kendi kitaplarını yazıyorlar yaşadıkça; bir grup bencil kendi yazdıklarına inanıyor sonunda… Şöyle düşünüyorum, yazılanlar da bilgi sonunda, yaşamla ilgili olduğundan geçerli, kullanılır elbette, hatta planlı kullanırsa insan, belli kazanımlara odaklarsa çıkarına, sonuç bile verir. Bu bir grubun kendi içinde yazdıklarını kendi içinde aktaranlar var, semboller, ritüeller, süslemeli bir biçimde, kuralları olan öğreti şeklinde, inanç biçimi olarak. Bunda yanlış yok, mümkündür! De neye ve kime yararı var diye bakıyorum. Bu grubun ezoterisi hakimiyet kuruyor diğerleri üzerinde. Kötülüğe kodlu olanlar diğerlerini ele geçiriyor. Kötülüğün yaratılmış sembolü dediğimiz de böyle bir şey işte! Yaşamda var, bizim gibi, başka grup, bencil, çıkarcı, bu dünyaya ve içindekilere eşit davranmayan ama bölücülük yapmakta mahir…

Ne bileyim? Belki insanın gereksizi, yanlış grupta olanıdır… Belki vızıldayan sinekler de kötülüğün yaratılmış sembolüne hizmet edendir. Zavallı sinekler! Bütün ses kanat çırpışlarından ileri geliyor. Zavallılar… O kötülüğün yaratılmış sembolünü baş tacı etmiş insanlar, dönmeler, insandan dönmeler!..

İnsan evvela benliğini, cismini, velhasıl nefsini sahiplenecek, sonra yanı başındakilerin de aynını yapmasından yana olacak. Sonra evrenin ve tüm bilginin mutlak sahibine, özünü kodlayana inanacak; bilgi, bilinç, bilim gibi inanacak. Anlam veya mana, hatta maneviyat böyle bir şey işte; aklı karıştıran lafları koy bir tarafa. İletişimim var diyorsa insan; bilgiyle, tümel bilinçle, mutlak bilincin sahibini içinde hissediyorsa; biraz da boyun eğmişse kendi vicdanı içinde, haddini biliyorsa; daha ne?.. Çünkü anlamdaki zenginlik o kadar devasa ve harikulade ki!.. Akıl veya gönül içinden geçirilmesi yeterlidir, hani kalben deriz ya, öyle; aşk gibi, aşık olmak gibi bir şeydir bu!..

Büyük resme bakınca durum böyle işte!.. Hiç de karmaşık değil, sonra bunda inkar edilecek bir şey de yok. İnkar edilmesi gereken ne, biliyor musunuz? Yalandan yazılmışlar!.. Olmayanı kült yapıp diğerlerine hikayelerle yutturanlar. Olmayanı, olmayacak olanı yaratılmış gerçeklik diye yazan ve kendini kral diye tanıtanlar, onlar asıl inkarcılar! İnkarcılar bu olmamışa ve olmayacağa, uydurma ve saçma olana itibar ederse, yani aklını kiraya verirse, işte bunlar inkar etmiş olanlardır. Kötülerin mekanına kodlanacaklar bunlardır; mesela kuru bir gezegende var olmak gibi bir şey; mesela galaksiler çarpıştıktan sonra.

Ne sineği inkar ederim ne kendimi; ne aklı inkar ederim ne henüz göremediğimi; ne kötülüğü ve bencili inkar ederim ne de şu gariban beni! Değişmeyen ve sürekli gelişen bilgiyi, bilgiden şekillenen doğayı, evreni, var oluşu, hatta yok oluşu, tekrarlandıkça gelişeni, artanı, nasıl yok sayarım? Asıl anlamlılık hepsinin içindeyken, veren ve alan hep yazılımla ilgiliyken, içimdeyken! Bu yazılımın akıl edeni yok mu? Bu gelişen bilginin eklemli hali, bilinç atmosferinin sahibi değil mi?

Bir savaş mı olacak? Olur ise kazanan belli; sonunda doğru yoldaki kazanır elbette. Topun veya tüfeğin anlamının geçersizleştiği o engin haldeyken, şu düzmece şeylerle ilgilenmediyse insan, bir diğerinin elinden tutmayı bilmişse, kazanan odur. Savaş sanal olur, ateşle de!.. Savaş gönüllerde bile geçebilir. Ne fark eder? Esasa bilgi ekler iken, doğruyu seçenlerin aktarımındaki zenginlik dolduracak evreni, pozitif eksende. Gerisi de yararlı, ne olmaması gerektiğini işaret edecek, negatif gerekli bu evrende. Böylece devinim gerçekleşecek ki bilgi artabilsin. Büyük resimdeki huzur ve güven böyle bir şey işte! Evrensel dönüşümdeyken bile yürekten tebessüm etmek, insanın yüzüne huzurun aydınlığının aksetmesi böyle bir şey, şahitlik böyle bir şey, yaşamın değerini anlamak yani, içilen şerbetse eğer, böyle işte!..

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.