Bu yazı gerçeklik kavramını irdelemektedir. Gerçeklik üzerine titiz olmak gerekmektedir, ama ne kadar? İşini yalanla, mümkün olmayanla görenlerin kime yararı olur? Halbuki insanın motivasyonu bilmekle, öğrenmekle, ilerlemekle, gelişmekle ilgilidir. Zor gelmemelidir, insan aklında bir karışıklığa yol açma potansiyeli olan gerçekle ilgili sistematiğin de bilinmesi gerekmektedir. Ancak zorluklar vardır, kalıcı etkiler de. Eğer insan aklının gerçeklik zemini bir kez yerinden oynatılır ise başka noktalarda pozitif sonuçlar beklemek mümkün görülmez. Yazı detayında kültür konusu ele alınacak, kültürler-arası karşılaştırmalar yapılacaktır. Daha çok dünyaya dışarıdan bakar şekilde bir okuma söz konusudur. Sonuçta Müslümanların neden bu kendi sorun yaşadıkları hususu gerçekle bağdaşan yaklaşım çerçevesinde açıklanacaktır. Bugün Türkiye bu yazıyı bir değil iki defa okumalıdır. Çünkü endişeler özde gerçeklikle ilgilidir.

Evrende hareketsiz hiçbir şey yok, bu gerçek. Zamanı durdurarak veya gerileterek düşünen, düşünce üreten kim, yani evrene, evrendeki temel kurallara meydan okuyan? Anlık veya sarfı nazar edilecek küçüklükte bile olsa, cevap insandır, ki bu en azından teorik olarak bir şey demektir. Evrende bitmeksizin süren hareket içindeki bir hareketsizlik her ne kadar gerçekte bir şey ifade etmiyorsa da insan bununla ilgili olan görece gerçekliğin de sahibidir, kim bilir bilinenden başka neler ifade ediyordur. İnsanı yaptıkları yanlışları ve gerçek-dışılıkları bile önemsemek de teorik olarak gereklidir. Tıpkı pozitifin karşıtı negatifin gerekliliği gibi, insanın gerçekdışı olan belki de saçma gelen her konusunun bir ürün olduğunu unutmamız gerekiyor. En kolay bakışla yanlış olan insana doğruyu görmek için bir ders, fırsat verir ve açıklık yaratır, yararlanmak isteyenler için. Temeldeki gerçek budur. Ama şimdi işin içine girelim, insanın kültürüne, bakın neler var, hatta kendi kültürümüzde…

Gerçek var olanla ilgilidir. Bir şey meydana geldiğinde gerçekleşmiş olur, o artık gerçektir. Bir şey gerçekleşecek, örneğin sabah güneşin doğacağı gibi, o da gerçektir. Gerçek yerine kullanılan başka sözcükler vardır, hatırlayalım: Asıl, hakiki, aktif, güncel, fiili, mevcut, aktüel, doğru, tam, öz, güvenilir, kesin. Gerçeklik ise var ve gerçek olan şeylerin tümüdür, hakikattekileri kapsar. “Bana göre gerçek, sana göre gerçek…” olur mu? Nesnel bağlamda olmaması gerekir. Ama insan için durum farklıdır. İnsan zihni gerçekle kendince oynayabilen bir varlıktır, bu da gerçektir.

Burada realizm (gerçekçilik) akımı ile ilgili felsefi bir tartışmaya girmeyeceğiz. Ancak böyle bakılsa idi ne anlaşılmalıydı, kısaca değinelim: Realizm olaya nesnellikle bakar, insan faktörünün gerçeği değiştirmeyeceğini savunur. Başka bir anlatımla evrende gözlemcinin bilincinden bağımsız bir gerçekliğin varlığını kabul etmeye realizm denir.

Gerçeklik ne zaman başlar? Basit bakalım: Uyku, hayal, sanrı, rüya, yalan, vs. biter, bunlar gerçek-dışılıklarla ilgilidir, ardından gerçek devreye girer. Aslında o yalanın, hayalin, rüyanın kendisi de bir gerçektir. Vakıa olması yönüyle gerçekten olduğunu söyleriz. Gerçeklik ne zaman biter belli, değil mi? Hayvanın, bitkinin, gökten düşen taşın gerçeği bitirmeyeceği aşikâr, esas fail insandır. İşin zor tarafı, bu ayrımları yapamayan insanların dahil olduğu anla, ortamla ve şartlarla ilgilidir. Tanımları, kısıtları ve standartları insan bildirir, bunun içinde ne var bilmek gerekir. Olmaması gereken sürekli tekrar edilir ise de gerçek gibi sunulabilir.

İnsanın var olanı bilebilmesi sürecinden önce de nesneler mevcuttu ve gerçekti, belki sonra da olacak. Biz burada nesne deyip geçtik ama var olanı geniş bir şekilde ele almak da mümkündür. Eğer Yirmi birinci Asrın bu döneminde Standart Modeli tarif edebilmiş bir insanlıktan söz ediyorsak, genel-görece süreci dikkate alarak evrende var olanın tespitindeki güçlüğün ne denli gayrimümkün olacağını kabul etmiş oluruz. Peki, olan ne? En azından insan dünyasındakileri, burada var olanları, nedenleri ve sonuçları düne nazaran bugün için biraz daha detaylı açıklayabilmektedir.

Evrende insanlığın toplam yaşam dönemi ne olacak bilinmez, ama bu dönemde insan için çok şeyler gelişiyor; özellikle bilinçte ve bilinçlenmede. İnsan öğrendikçe gerçekliğe kendi yaklaşımlarla bakar ve anlam verir. Örneğin insan politik bir varlıktır, o halde insanın politik türde olan başka canlılarda olmayan bir gerçekliği tanımlanmıştır. Her ne kadar genetik veya biyolojik açıdan farklılıkları gözden geçirmek yanlış olmayacak görülse de bir köpekbalığı ile insan türünü davranışsal bakımdan mukayese etmeye çalışmak gayet abes bir çabadır. Çünkü insanın sahip olduğu gerçekliği aynı zamanda bilinçle de ilgilidir.

Bilimsel gerçeklik en somut olanıdır. İnsanla ilgisi insanın keşfetme ve öğrenme çabasına karşılık gelir. Bilim bir metodu olduğundan sağlamdır. İnsanlığın gelişmesiyle birlikte metot kendi genişliğindeki evrenine uyum sağlar. İnsanın dünyasında bilim her ileri adımda keşfi ve gelişimi beklemektedir. Öznellik ise teklik ve özgünlük yönüyle gerçekliğin kendisi olarak insanı betimler. Doğada nasıl bir şey diğer bir şeye tıpatıp benzemiyorsa, insanlar da kendi içinde benzemez olmalarıyla ayrışırlar ve bu ayrışma aslında temel gerçekliğin tam anlamı ve örneğidir. İnsanın özgün bakışı kendi gerçekliğiyle esastır ve kabul görür. Ama bütün bunlar temel gerçekliğin içinde daha fazla neyi ifade eder, bilinmez, zaman gösterecektir.

Gerçekle ilgili olanı açıklamakta güçlük çeken bir insanlıktan söz edersek ne derece yararlı olabiliriz? Açıklama kolay olmalı, değil mi? Ama pek mümkün olamıyor. Çünkü evrende çoğu olay doğrusal değildir (nonlinear), hatta kaotiktir. Böylesi ortamlarda insanın doğrusal (linear) izdüşümlü sonuçları kolaylıkla anladığını ifade etmesi veya bu tür anlatımlarla ilgilendiğinde ısrarcı olması yarar getirmeyebilir. Hatta karmaşık ve zengin içerikli konuların yanlış veya eksik anlaşılması bir yana, bireyde veya toplumda tamamen tersi istikamette etki vermesi söz konusu olabilir. Bunun savunusunu yapmak sosyal düzende, felsefede ve politikada pek çok kere görülebilir. Bilim ise bunu hesaba katabilecek seviyeyi çoktan yakalamıştır.

Gerçeklik öznel, nesnel ve politik gerçeklik olarak üçe ayrılır. Bunların izdüşümünde inanç, çıkar ve bilim yer almaktadır. Bu yönü ile incelersek kültür konusu ortaya çıkmaktadır. Nesnel gerçeklik sağlıklı olandır. Öznel ve politik gerçeklik ise insana özgüdür, insan insana ilişkilerde inkârı mümkün olmayan bir konudur. Şöyle bakmak gerekir, nesnel gerçeklikten bahsederken tersi olan açıklama için “Bu gerçeğin sahtesi,” demek mümkündür ve bu çok tatmin edici bir yargıdır. Ancak öznel ve politik gerçeklikte böyle bir tatmin oluşmaz. Çünkü inanmak devrededir ve inanmak, inandırmak, kanmak, kandırılmak, vs. yargılar insana özgüdür ve bu durum gerçektir ama elde edilen sonuç o işin etrafındakiler için pek tatmin edici sayılmaz.

İnsan bu aldatmaca ile baş etmek zorunda olan bir varlıktır. Eğer kültür eksikliği varsa kanmak ve kandırılmak kolaydır ve ağır sonuçlara sebep olur. İnsan bu durumdan kurtulmak için delil arar ve aradığı delillerde gerçeklik arar. Bu nesnel gerçekliğin referans kabul edilmesidir ve önemlidir. İnsani olması için ise biraz daha nesnelliğin öznelliğe ve politikliğe uyumlanmış olması gerekir. Örneğin kanun mu çıkaracaksınız, o halde gerçekçi bir kanunun gerçekçilik parametreleri için tümüyle üst seviyede düşünülmüş olması şarttır ve sürekli güncellenerek aşınmaların önüne geçilmelidir.

Mesele kültürde değil mi? O halde kültürlü toplumlar (veya kişiler) daha az kandırılabilirler ve bu da gerçektir. Toplumları kültürlü kılmak için donatmak gerekir, bu o kadar da kolay bir şey değildir. Nesnel gerçekliğin insana uyumlu hali pek çok konu ile insanın iç dünyasına yansıyacak biçimde işlenmeli, örneklenmeli ve insanın fark edebileceği, kabul edebileceği ve emebileceği ortamlarda rahatça bulundurulabilmelidir. Bunu inşa edecek akıl ise üstün bir liderlikle mümkün olabilir. Ya da sabırla beklenmelidir; tıpkı alüvyonlu topraklardaki birikim gibi zamanın sürekli getireceği pozitif katkıların ortamının yaratması sağlanmalıdır.

İnsanın dünyasındaki ayak izinin kökeninde yer alan bu gerçeklik yapısı dışarıdan bakınca net bir biçimde anlaşılabiliyordur ama belli bir zamanda insanların arasına girince kendi aralarındaki farklılıklardan ve meydana getirdiği görece karmaşadan dolayı ipin ucu kaçmış izlenimi veriyor olabilir. Bu konuyu insanlar kendi dönemlerinde hazmederken gecikebilirler ve farklı yorumlarla arayışlarını belli bir yere odaklarken zaman harcayabilirler. Haliyle zorluk konusu budur.

Öznel veya sübjektif gerçekliğin izdüşümünde bir şeye veya olguya birey ölçeğinde inanmak ve inanmamaya da inanmak vardır. Öznellik, kişiden kişiye değişebilen, seçimi yapılabilen, tercih konusu edilebilen her detayda, inanca verilen bir başka tarz, kısıtlama ve özgün hal söz konusu olduğundan, birine ait olanın diğerininkinden az veya çok farklılık gösterdiğinden, esasen bireyseldir. Sonra topluluklar halinde yaşamaya başlanınca, her ne kadar ortak noktalar birleştirilerek bazı genellemeler ve temel kabuller yapıldı ise de aslında buradaki gerçeklik özneldir, sübjektiftir.

İnanç konusunda asıl anlatılanların çatısı altında ise din ve dine karşı olmak bulunmaktadır. İnanmak insanın bireysel konusuyken daha sonra politikanın etkisiyle sosyo-ekonomik düzene yönelmiş ve bu bağlamda etkili olmaya dönüşmüştür. Bu kapsamda, neanderthallerin de bir biçimde inanış sahibi olmalarını, özellikle Paleolitik Çağ’da yaşayan modern insanın tarımı başlatmalarını ve kent-devlet mekanizmalarını gerçekleştirme süreçlerini ele almamız gerekli mi? O tarihlerden bugüne değin çok önemli noktalar üzerinde durmamız icap edecektir. Bu nedenle uzun uzadıya işlemesek de durum anlaşılır bir mahiyette kabul edilmektedir.

İnananlar, dindarlar, teistler kendi inanç sistemlerinin vecibelerini yerine getirmenin yanı sıra, başkalarının da kendi inandıklarına katılımını gerçekleştirmeye çaba sarf ederler. Düşüncelerine göre, herkesi Cehennem azabından kurtarmak gibi bir ödevden söz edilmektedir. Anlayacağınız kendilerine iki görevi birden vermişlerdir. Örneğin bir Müslüman veya Hristiyan tüm dünyaya kendi dinlerini yaymayı hedeflerler. Buna karşılık ateistler de örneğin teistler gibi bir amaçla, ama tam ters yönde, iki tür mücadeleyi sürdürürler; düşüncelerinin gereği bir yaşamı inşayla ilgilenirlerken, esasen üzerlerine vazife edindikleri konu olan dünyanın dinden arındırılması misyonuyla ilgilenmektir.

Bu tür örneklerde istisna Yahudi kavmiyle ilgilidir. Yahudiler kendi kavimlerinin “seçkin” olduğuna inanırlar. Bu inanış biçimi onların idaresinde bir küresel yapıyı öngörür ve mücadelelerini bu düşünce üzerine inşa ederler. Yani tüm dünyanın Yahudi olmalarına dönük bir beklentileri yoktur, zira bu kavme ait bir durumdur. Burada Musa’ya veya İbrahim’e inanmak başka bir konudur.

Politika Müslümanlar bakımından “siyaset” şeklinde; bakmak, gözetmek, işleri yürütmek, bu uğurda çaba sarf etmek ve gerekirse uğruna kefen giymek biçiminde algılanır. Politika sözcüğünün karşılığı olarak siyaseti kullanmak pratikte mümkünse de algılamada farklılıklar içerir. Zira siyaset Müslümanlar için “aklî” ve “dinî” olarak iki başlıkla ele alınır (İbn-i Haldun, Mukaddime). Bu yaklaşım tam anlamıyla konuyu iç içe anlatmanın temel örneğidir. Müslümanlar için dinî olan siyaset, yukarıda anlatılan tüm insanların Cehennem ateşinden kurtarılması, ama aslında alt bölümlere indirgenirse, o inançlı toplumun, yani öznel gerçekliğini tarif etmiş, inanmış, sahiplenmiş, kendine vazife çıkarmış bir mezhebin veya tarikatın, diğerlerini kendi gibi yapma çabası olmaktadır. Bu asırda gözlenen sonuca bakılırsa ne dini yaymak yönüyle belirgin bir başarı vardır ne de iç huzurda artış. Bu hale gelinmesinde rakiplerin etkisi var mıdır?

Yahudilerde politika siyaset sözcüğü gibi değilse de sonuçta benzerliklere sahiptir. Zira Yahudiler kendilerini seçkin görürler, diğerleri asla kendileri gibi olamayacaklardır. Ama diğerleri onların inşa ettiği, tarif ettiği ve yönlendirdiği bir dünya düzeninde yaşama hakkına sahip olacaklardır. Politika bunun üzerine yürütülür. Hatta değişik politik yaklaşımların sürekli türetilmiş olmasını bu bağlamla birlikte okumak da icap edebilir. En nihayette küreselleşme algısı ile varılmak istenen okuma buna mümasildir.

Bu din ile ilgili yaklaşımların dışındakileri değişik örneklemeler olarak ele almak mümkündür. Kendi savundukları ve uğruna mücadele ettikleri politikaları gereği inanmaya ve inanmamaya bağlı politik gerçekliklerinin varlığı bir savunma biçimi ve tarifi meydana getirir. Örneğin ateistler, liberallere yakın durabilir, daha özgürlükçü, bireyci olabilirler; tam tersini de savunabilirler, sosyalist olabilirler veya çevre konularında Yeşiller ile birlikte hareket edebilirler. Liberal demokrasiye, serbest piyasa ekonomisinin tam gerçekleşmesine, küresel akışkanlıkların yaygınlaşmasına destek verirler ama onların meydana getirdiği olumsuzluklara da karşı duruş gösterirler. Emperyalizme karşı görünürler ama küreselleşmenin toplumlarda yeni bir kölelik sistemi getirdiğini örtbas ederler.

Nesnel veya objektif gerçeklik bilimsel olan her şeyle ilgilidir. Ölçülür, tartılır, hesaplanır, gözlemlenir, vs. Bilim yaşamda faydanın ne olacağını söylemek zorunda değildir, hatta bunu bilemeyebilir de. Bilim hipotezlerle, teorilerle işler, tartışır, eleştirir, kanunlar koyar, ta ki bir sonraki tanımı, kabulü, standardı ve sabiti belirleyinceye dek.

Ancak politika temelde çıkarı, tatmini, faydacılığı sistemleştirmiştir. Politika “biliyorum” dediği noktada bir iddia ortaya koyar, ama bu iddia tam tersi iddiayı da karşısına yerleştirmek anlamı taşır. Politika bu iddialaşmanın nedenselliği ile tam bir eleştiri, ama aynı zamanda güç gösterme alanıdır.

Politikada iki taraf vardır; artı ve eksi gibi, muhafazakâr ve liberal, sol ve sağ gibi. Güçlü taraf belirleyici olma hakkıyla hareket eder. Biri diğerini yıkmaya başladı ise artık yıkılan taraf bir politik malzemedir.

Politik gerçeklerin bireyde ve toplumda yerleşmesindeki çözüm biçimi ilginçtir ve basittir: Politika kendi gerçekliğini sürekli tekrar ettikleri ile gerçekleştirir. Toplum partilerinin ve liderlerinin sürekli tekrarladıklarını kabullenirler ve politik gerçekliklerini belirginleştirirler.

Politikacılar kendi gerçeklik alanlarını ve sınırlarını bilirler. Siyasetçiler ise hem bu dünyada hem de öteki dünyada kendilerine yer verileceğine inandıklarından alanlarını sürekli zorlarlar ve bu nedenle sınır tanımazlar. Halbuki siyasetçi de sürekli tekrarlarla kendi gerçekliğini inşa eder. Hatta bir ileri adım daha atar ve öznel gerçekliğini topluma değer biçerek kabul ettirdiği bir iddiaya dönüştürür. Aslında din bundan zarar görür ama bunu dikkate almaz, eleştirildikçe kendini doğru yolda mücadele eden olarak görür.

Hristiyan toplumlarda bilimsel-nesnel gerçeklik ile politik-çıkarcı gerçeklik ileri düzeydedir. Örneğin Makyavel tavrın ortaya çıkması veya Keynesyen ekonomilerin uygulanması kimseye garip gelmemelidir. Bu anlayış tarihsel süreçte kendi değişik düşüncesindeki toplumlarını meydana getirmiştir. Dolayısıyla bir yanda Hristiyanlık yani öznel-gerçeklik varken, diğer tarafta özellikle Rönesans ve Reform dönemlerinden sonra hoşgörü, eleştiri, eşitlik, özgürlük vs. kavramlar öne çıkmış, bu öznellikler içinde farklı inanç tarifleri ve inançsızlık meydana getirilebilmiştir. Bu da bir yana, değişik düşüncelerin kurumsal yapılarla ortaya çıkmaları mümkün olabilmiştir.

Bugünün Hristiyan görünen toplumları içinde aslında inanmayan, az inanan, bu yönde ne olup bittiğiyle pek ilgilenmeyen bir çoğunluk oluşmuştur. Bu ölçekte Orta Çağ öncesi karanlıklardan aydınlığa çıkılmış denilebilir. Diğer taraftan Asya kaynaklı köklü dinlerde bu dünyada yaşamayı kolaylaştıran bir anlayış vardır. Genel olarak bakılacak olursa, haritada din ile ilgili işaretlenen geniş alanlarda asıl günlük meseleler insanların bu dünyaya odaklandıklarının kanıtıdır.

Yahudi toplumlarda klasik dönem bir yana bugün için gerçekliklerin tümü vardır ve geçerlidir. Hristiyanlardan farklı olarak öznellikleriyle politik olarak oynayabilme haklarının olduğunu düşünürler. Tarihi süreçte bu özellik onları daha çıkarcı yaparken, küresel alanda daha elastiki yapmıştır. Sanata, bilime, felsefeye, politikaya, ekonomiye dönük hemen her alanda esnek hareket etmeleri onları diğerlerine nazaran daha odaklanmış bir toplum halinde tutmuş ve daha etkili biçimde gelişim göstermişlerdir.

Yahudiler Müslümanları daha ilk dönemlerinden itibaren nasıl etkileyeceklerini planlamışlar ve gerçekliklerdeki kaygan noktaların tartışılmaz yanlışlar olarak kabul edilmelerine bir biçimde etki ederek, asıl büyük oyunlarını oynamışlardır. Hemen her yönde birbirlerine yakın, çok benzer davranışlar gösteriyor gibi olup her defasında Müslümanların gerilemesi arkasındaki asıl plan bununla ilgili olmaktadır.

Müslümanlar bir ikiliği ortaya atmışlardır. Bu onların diğer kültürler nazarında geri kalmalarının asıl sebeplerinden biridir. Müslümanlar nesnel, gözleme dayalı, tartışılabilen, ölçümlenebilen, metot ifade eden bilimi almışlar, bunlara dünyalık işler demişler, dünyalık olmayanla yolları ayırmaya soyunmuşlar. Sözcük önemli değil, ifade ettiği önemlidir, bizde buna ilim denir, ironi olarak ayrımı ifade etmek adına bunu işaret ediyorum: Müslümanlar ilim ile bu bahsedilen gerçek bilimi ayırma yolunu seçmişlerdir. Daha ziyade din ile ilgili olana “ilim” demişlerdir. Müslümanlara göre ilim asıl ter dökülmesi gereken bir çabadır. Referanslar bu ilmi konulardan gelir, ilim işaret etmezse bilimsel konularda (matematik, kimya, astronomi, vs.) ilerle olmaz. Burada temel anlayıştan bahsetmekteyiz.

Öznel gerçeklikle dolu bir alanın bilimsel gerçeklikten ilim yoluyla koparılması Müslümanların kendilerine bile yarar sağlamamıştır. Zira ilmin bilim anlamındaki işlevi ile bir gerçeklik söz konusudur, dinî ilmin gerçekliğinden söz edilecekse bu zaten öznellik çerçevesi içinde sınırları belirlenmiş bir konu olarak sahiplenecektir.

Müslümanlar içindeki çıkmazı doğru teşhisle keşfetmelidirler. Bu onların rakipleri tarafından düşmeleri istenen tuzaktır. Oysa tuzaktan kurtulmak zorundadırlar. Bilim ve ilim farklı algılanmamalıdır. Aklî ve dinî siyaset değil, politika vardır. Öznellik belli doğruları olan bir konudur, bundan dolayı zorlama kabul etmez. Gerçeklik kendi içindeki dinamikleriyle insana “akıllı ol!” der. Örneğin Müslüman ilim adamları On dört Asırdır Hadis ayıklar ama bunu bir türlü bitiremez. Hatta akademik unvan ve maaş bile verilmektedir bu bir türlü bitmeyen işin sahiplerine. Bugüne dek akıllı olan biri çıkmadı mı acaba? Yoksa bu alan bir vakıa mı? Gerçeği örtmek için bir gerçeklik vasıtası mı? Bunun gibi işler var, hepsi bilinen türden…

Bilimsel bakışın olup biteni anlamlandırmadaki metoduna güvenmek gerekiyor. Bu bakımdan jeoloji, antropoloji, biyoloji, her ne varsa, tüm sahalardaki bilgi ve belgeler sürekli artmakta ve detaylanmaktadır. Bunlara bilimsel politika ile bakmak söz konusu olabilir. Bilim adamlarının çokluğu içinde ortalama bir sonuç elde edilebilecek, ayrımların farklı bakış yönleri yine bu sistem içinde tartışılarak ortadan kaldırılabilecektir. O alana hiç girilmedi veya az-yanlı bakış açıları ile girildi ise sonuç o anda ortalama fikirden farklı olabilir. Bu durumda da zamanın geçmesi beklenecektir. Müslüman toplumların eksikliği bu bakımdan bir hayli fazladır. İlim dedikleri ayrım onları zaten bilim gerçeğinden uzak tutmaktadır.

Bugün Batı kültürü olarak tarif edilen dominant tarz içinde gerçeklik kavramı olması gereken çerçeveye oturmuş görülmektedir. Adalet ve hukuk kavramları ile buna mümasil idari sistem birey öznesini değerli gösterir biçimde gelişmiştir, hiç değilse bu konular çokça konuşulmaktadır. Bu bağlamda devlet, kurum ve birey özneleri kanun önünde eşit değerdedirler. Politika kendi çerçevesini belirginleştirmiş ve neye hizmet ettiğini belli bir zemine oturtmuştur. Bilim ise tamamen öne geçmiştir. Hatta bazı yorumcuların görüşüne göre Yirminci Asrın başlarından itibaren bilim felsefenin de önüne geçerek insanlığa yön verir, kendi gerçeklik alanında ilerlemeye devam eder olmuştur. Modern düzlemde bilim ve politika konusu bile bir ileri kompartıman oluşturmuş görünmektedir. Örneğin açıklama şöyle karşılık bulur: Bilimde seçenekler vardır ve bunlar arasında seçim yapmak demek, politika yapmak anlamına gelmektedir.

Öyleyse Batı’nın kültürel gerçekliği üzerine olanlar başkalarının eleştirisine dayalı olarak kendilerine bir kopuş gerekçesi sunar hale gelmiştir. Halbuki insanlığa ait olan gerçeklik giderek bu kültürel kopuş nedeniyle bir çatışmaya dönüşmüş görülmektedir. Müslümanlar ile Batı sistemini birbirlerine çatışma içindeymiş gibi göstermek başka bir şeydir, bununla ilgili temel gerçekliklerden hareketle bir kritik yapmak başka bir şeydir. (Batı ile Müslüman toplumları çatışma halinde açıklayan Medeniyetler Çatışması tezinin sahibi Samuel P. Huntington’u hatırlayalım.) Bu noktadaki temel doneler; Müslümanların kendi kültürlerine bağlı ortaya koydukları “dinî siyaset” ve bilinenden farklı anlayışla “ilim” konusundaki anlayış farklılığı öne çıkan noktalardır. Müslüman toplumlar bundan memnun ise kendileri bilirler. Ama önce ne durumdalar, yansız şekilde buna bakmalıdırlar, hatta ileriki yıllarda durumlarını da buna göre irdelemelidirler. En önemli kritik yine Kur’an’dan gelmektedir, akıl sahibi insan, aklî olan her tür gerçeklikten kendini uzaklaştırdıkça yanlışı da artacaktır. Zira aklî olandan uzaklaştırmak, bireyleri ve toplumları bir anlamda köreltmektedir, geriletmektedir.

Acaba değişik kültürlere, insanlık tarihinin belli dönemlerindeki gerçek ifadelerine bu denli değinmek iyi mi oldu? Yazıda din, dinler, kültürler ve isimler vardı. Bunların kabul edilmeleri bir yana, bu tür konular günümüzde en son konuşulacaklar arasında görülmektedir. Örneğin, “Yahudi aşağı, Hristiyan yukarı…” demek yerine, “Olay ne, gerçek ne?..” diye bakılması istenir. Aslında gerçek ile ilgili bir konuşma tarzı bunu göstermektedir. Çoğu durumda bu geçerlidir. Eğer Hitler’in Yahudileri o denli yok etmek istemesinin nedenlerini net bir şekilde açıklayabiliyorsanız, bütün bu açıklamaların da gereksizliğini kabul edebilirsiniz. Üstelik savaşta güdümlü füze, kitle imha silahı yapmak için harcayacağı parayı Hitler gidip başka işlerde çarçur etmesi, her nedense, bir ırkı ortadan kaldıracak teknolojiyi bulmak ve lojistiğini yaratmak için harcaması ne demek oluyor? Ne kadar da ilginç!

Bu tür konulara bakış açılarının iki kabul edilebilir açıklaması vardır: Bunlar ya gerçektir ya da spekülasyon. Spekülasyon bilimsel gerçeklikle ilgili yapılabilir ama gerçekliğin kendisi kadar önemsenmez. Yani çaba boşunadır. O halde hangi konular daha çok spekülasyona yatkındır? Politik ve öznel gerçeklikler. Bunlara yatırım yapmak karşılığını verir. İlginç olanın cevabı budur. Tarihte bazı bölümler spekülasyonları ve bunların sonuçlarını örnekler.

Sade insanlar aslında politika, din, spekülasyon, kafa karıştırıcı işler, insanların özel tarafları ile ilgilenmekten kaçınırlar. Normal yaşamın hızına ve gerçekliğine kendilerini kaptırmış kültürlerde bu gibi konuları konu etmek iticidir. Bu sonuç tersine bir gerçeklik daha ortaya çıkartır. Nasıl mı? İnsana, “Gerçek veya değil, bunları duymak istemiyorum, ben işime bakmak istiyorum, çünkü karnımı gerçeklerle uğraşarak doyurmak istiyorum…” dedirtir.

Tüm olarak insanlık gerçeklikten uzaklaşmış değildir; gerçekten uzak kalanlarla yapılan mücadele kendi çerçevesinde bir dinamik oluşturur. Bu bakışla bir kısmıyla geride kalanları görmek insanlığa bir motivasyon yaratır ve bir özeleştiri yapma imkânı tanır. Bilim sayesinde teknolojideki artışın hemen her gün yeni ürünlerle tüm gerçeklik alanlarında ayrıca bir motivasyon sağlaması da göz önünde tutulmalıdır. İnsanlık Mars gezegeninin kapısına dayandıysa, bugünden söyleyebiliriz, 2035 yıllarında günlük işlerde çok farklı gerçeklerle meşgul olacağımız aşikârdır. Paradoksal etkiler de görülecek. Günün ihtiyaçları ve sosyal konular ortak değerler noktasında artarken, kültürlerarası uçurum daha da derinleşecektir. Hatırlayalım, daha bir asır önce insanlık siber saldırı konusuyla ilgilenmemekteydi. Bugün alabildiğine bu tür konularla meşgulüz. Yarın evlerde ve işyerlerinde akıllı robotlar insana kolaylıklar sağlayacaklar.

Eğer bugün bu boyutlara gelindi ise yarın kim bilir nerelerde olunacak? Bazı kültürler insanlığın önemli bir kısmı için gündemi belirleyen, ihtiyaçları ve ürünleri yaratan, üretim biçimlerini düzenleyen olurken, diğer kısmı da tüketen, bozan, ürünleri tersi amaçlarla kullanan olacaktır. İnsanlık neye, nasıl inanacağını ve etik değerleri ne biçimde geliştireceğini bugün olduğu gibi yarın da gözden geçirmek durumunda kalacaktır. Elbette karanlıktaki veya gri alanlardaki tehditler her türlü hesabı tersine çevirebilir. Örneğin bilinmedik bir virüsle insanlık büyük bir tahribat görebilir de. Biz bugünden bunları nereden bilelim? Bu anlatımda bu tür sürpriz konuları sarfınazar ettik ve imkanlarımız dahilindeki bakış açısına göre gerçekliği pratik örneklerle zenginleştirerek irdelemiş olduk.

Gerçekler insanı korkutur mu? Evet. Maalesef böyle!.. Peki, kimler daha az korkar? Gerçeklerle yüzleşmenin doğal bir şey olduğunu sindirebilmiş insanlar. Gerçek cesurların bilinçaltında korku yoktur. Cesurmuş gibi olanların ise bilinçleri farklı bir gösteri peşinde olabilir ve çevresi için aldatıcı olabilirler, ama insan için konuşuyoruz değil mi, öznellik ve politika devrede, o halde gerçek şu, bilinçaltında korku olan bireylerde gerçekler farklı yerlerdedir.

Örneğin insanlar nelerden korkmalı? Kamuya açık iş yapanlar bu korku yaratmaya ve sonuçlarını savunmaya dikkat etmeliler. Eğer bir zeminde yerleşmiş toplumsal gerçeklik söz konusuysa ve gerçeğin yolundan sapılırsa, bunu ne din onarabilir ne de bilim; işin kötüsü eğitim bile gerçek-dışılıkların içinde sadece bir karmaşa aracı halinde kalır.

Bilim ve teknoloji bizler ne desek de ilerliyor, ekonomi katlanarak toplumlar-arası açıklıklar yaratıyor. Bunlar çarpıcı gelişmeler. Kâtip Çelebi gezdiği yerlerdeki gerçekleri çarpıcı şekilde anlatır. Çelebi döneminde medreselerin müfredatından bazı bilim ve felsefe derslerinin çıkarılmasından bahseder, On yedinci Asır. Osmanlı neden yıkıldı demeyin! Aynı dönemlerde Avrupa’da Galileo ve Kopernik dinî, felsefî ve politik otoriteleri eleştirerek bir değişimi başlattıklarının farkında bile değillerdi, ama bugünlere gelinmesinin yolları bir biçimde açtılar. Bugün modern bilim çağında insanlık Mars’a yolculuk için roketler atmaya, uzayda koloni açma ve işletme kanunlarını çıkarmaya başladıysa durup düşünün.

İbretlik gibi gelebilir ama Galileo’dan Beş Asır önce, On birinci Asırda Müslüman ilim adamı El Kindî şöyle diyor: “Öncekilerin başarılarını minnettarlıkla karşılamak, onların yanlışlarını ürkmeden düzeltmek, kendimin ‘gerçek’ gördüklerini de gelecek nesillere emanet etmek…”

Günde onlarca kez tekrarladığımız bu gerçeklik ifadesinin bu denli kolay lokma olmadığını bir kez daha düşünmenizi salık veririm! Eminim ki siz daha pek çok ilave ile bu lokmayı çiğnedikçe ağzınızda büyütecek ve boğazınızdan geçemeyecek hale dönüştüreceksiniz.

(Görsel: Flickr, Painting by Scott Johnson, 1966)

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.