Muttakinin vicdanını eğitmiş olması diğer bütün dışavurumlarında temel konudur. Eğitimin her türlüsünden bahsetmekteyiz. Ama vicdana dönük bir eğitimi de göz önünde tutarsak nelerden bahsetmeliyiz?

Birey ve toplumun eğitiminin önemine değinmeye gerek yoktur diye düşünüyorum. Amaç olarak “yaşadığı evrenin içinde uyumlu, kişilik sahibi, vicdanlı insanlar yetiştirmenin ağırlığının bilincinde olmak bile yeterlidir” kanaatindeyim. Hiç olmazsa başlangıçta doğru bir nokta ifade edilmiş olur.

Zaten, evinde küs gibi yaşayan modern ailenin bireyleri içinde “çocuk da bir şekilde yetişiyor işte…” deyip çaresizlik ifade etmek insanın iddiasına ters değil mi? Anne işten geldi yorgun, baba çok sinirli, oğlanın sınavları var ama kafasını bilgisayardan kaldırmıyor. Bebek ise televizyon seyrediyor…

Bu şekildeki bir örneğe alternatif ne olabilir? Bebek için çok iyi bir kreş ayarlandı, oğlan özel okulda okuyor, daha sonra yurtdışında eğitim alacak, baba terfi bekliyor ama yeni hükümetin çizgisinde kendini göstermesi için sürekli toplantılara katılıyor, anne daha yeni “fitness” merkezinden geldi…

Başka alternatiflerimiz var mı? Baba işsiz, kahveye gidiyor, anne temizliğe gidiyor, büyük çocuklar (5-10 yaş arasındakilerden söz ediyorum) ayakkabı boyacılığı, trafik ışıklarında satıcılık ve dilencilik yapıyor, bir kız bebeklere bakıyor…

Başka? Mevsimi gelince tarım işçisi olarak çalışılacak, şimdi hep beraber bekliyoruz… Duyarlılık gösterenler çıkabilir! Etrafta okuyamayan çocukların zekilerini gözetelim, burs verelim, en azından kurtarabildiklerimizi kurtaralım…

Temel bakış

Önce fotoğrafı yansız çekmek gerekir. Objektifle oynamadan deklanşöre basın. İlk görülen feodalizmin, modernizmin ve postmodernizmin getirdiği yüklerin gereği olan insan modeli oluşumunun çaresine bakılmalıdır. Hükümetlerden ailelere kadar düşen bütün sorumluluk doğru noktalardan bakılarak düzenlenmelidir. Gerekirse bütçeler artırılmalı, topyekün iletişim ve bilgilendirme imkânları yaratılmalı; ama ne tür maddi tedbir alınırsa alınsın, işin başında işe doğru noktadan bakılması sağlanmalıdır.

Diğer önemli bir konu da eğitim modelinin özgün ve devamlı olmasıdır. Örneğin Batı eğitim formatını kilise ortamından başlatarak, tuğlaları üst üste koyarak, yıkmadan ve sürekli geliştirerek, kendilerine özgü bir model oluşturmuş; inanışlarına, kültürüne, yaşamsal dinamiklerine karşılık gelecek bağlamda sahiplenmiş; ihraç ettiklerine eğitim modelini de ekleyip küreselleştirmeye yönelmiş; böylelikle dünyayı kendi sistemleri ile yönetme imkânı ve kolaylığı bulmuş olacağından hareketle çaba sarfetmektedir. Kendi eğitim modelimizin ne olduğu ve safahatını irdelemeyeceğim. Batı sistemini de dışlamıyorum. Benim söylediğim, eğer bir yapı var ise o yapıyı yaz-boz tahtasına dönüştürmeden kalkındırmak olmalıdır. Sistem özgün ve devamlı olmalıdır.

Bu aşamada örnek olması açısından, daha kolay yerden, bireyden başlayarak, bazı temel konulara değinerek, vicdanı olan bir toplum yetiştirmenin yolunu beraberce arayalım.

Karışıklıktan değil; sadelikten ve esastan bahsetmek gerekir diye düşünüyorum. İlk olarak sevgiden söz edeyim. Ana kucağının sıcaklığı, göğsün kokusu, memenin doyuruculuğu üzerine; temas eden el, dudak ve söylenen fısıltı halindeki ninni… Sevgi ağacı ve meyveleri ile başlar yaşam dediğimiz geçici zaman. Verenin de alanın da farkına varmasıyla yücelir her bir aşama. Vermenin ve istemenin bedel ödemeye dayandırılması başka yollara düşürür insanın egosunu. Başka yöntemlere başvurudan alınan tepkiler kıymete biner. Çıkar, bencillik, ısrar, zayıflık, kabahat, hoşnutluk, suçluluk, korku ve huzur gelgitleri arasında bir mücadeleye dönüşür yaşam. Doğal ilişkiden sapmanın gereksizce tekrarlanması, sapılan yerlerin birer pekiştirmesidir artık. Yol ayrımı burada başlar: Vicdandan alınması gerekeni nefis buralarda baskılar, başka başka davranmanın özgürlüğüne tanık olur. Özgürlük yaşamla fütursuzca dalga geçmek ve hatta içe saymakla özdeşleşir. Sevgiden söz edilir ama sevginin yanlış uygulamaları çarpık alışkanlıkları bilinçaltına kazır.

Vicdanın eğitimi insanın kendi içine dönük çabaları ile olur. Vicdanı kullana kullana, ona değer vermekle olur. Ama bunlar iradenin ortaya çıkması sonrası bağlamlardır. Öncesinde sorumluluk çocuğu yapmaya karar veren ailenin vicdanı, imkânları ve ilgileriyle ortaya çıkar. Bu evredeki hazırlanmış ortam içinde bebeğin ana rahminden itibaren kendi kararını kendi vereceği süreye kadarki geçen sürede sorumluluk hep ailededir.

Vicdan sahibi olmayanların doğru davranışları ahlaki eğitimin tamlığına bağlıdır. Ahlak çocuğa eğitimle kazandırılır. Aile, okul, çevre gibi her etmen bireyi ahlaklı yapacaktır. Ama vicdan sahibi olmakla ahlaklı olmak arasındaki fark gereği eğitimin somut ifadesi de değişmektedir. Ahlak eğitimi somuttur. Vicdan ise öyle değildir. İçte var olanın gelişmesi konusudur. Yine de ortam önemlidir.

Birey için sadece vicdanlı olmak yetmeyecektir. Benlik sosyal çevre ve iş hayatındaki etik birçok konudaki çabası için ahlaklı olmayı da öğrenmelidir. Bunlar yaşama dönük konulardır ve benliğin birinci dereceden sorumluluğunda olan konulardır. Ahlak eğitimini tamamlamamış birey için, inanarak yaptığını zannettiği veya bağlı bulunduğu topluluğun vazettiği doğrularda vicdanının gereği olan yaşamsal denge ve uyumun kurulmamış halini gözlemek mümkündür. Vicdan, ahlak ve adalet işi bu dünyanın gerçeklerine ait olan işlerdir. Vicdan irade ile bağlantılıdır ama işlevselliği benliğe bağlıdır. Benlik ahlak eğitimini alamadı ise vicdanın sesi uygulamayı tam karşılayamayabilir.

Vicdanın görevi iyi-kötü, doğru-yanlış ve güzel-çirkin ayrımını ilahi doğrulukta icracı benliğe söylemektir. Çocuğun gelişiminde yanlışlar, kötülükler, çirkinlikler içiçe girmiş ve ayıklanamaz bir hal almışsa, zaten eğitimin ilk basamağı kaybedilmiş demek olur. Ailede herkes yalan yanlış işlerle uğraşıyor ise; alınacak bir damla iyilik, güzellik, ölçü, örnek yok ise; ama her söze yeminle, dürüstlük iddiasıyla veya çirkeflikle başlanıyor ise; değil genetik aktarımla alınan yanlışlar, o ortamda yeşeren tohumların sağlıklı ve düzgün bir fidan olması, vicdan sahibi bireye dönüşmesi ne mümkün!.. Her şeyin başında doğruya “doğru”, iyiye “iyi”, güzele “güzel” demesini bilen insanlardan olmak gerekir. Eğitimin esasında bu vardır.

Ödüllendirmek ve eleştirmek bir kültür işidir. Kültürel zorluklar yaşayan toplumlarda ödül ve eleştiri kültürü yeterince yerleşmemiştir. İsabetli olmayan ödüllendirmeler ve eleştiriler bireylerin gelişimini olumsuz etkiler. Özellikle çocuğa şirin görünmek amacıyla hak etmediği ölçüde olumlu tepki verilmesi veya davranışlarında başıboş bırakılması, büyüdüğünde “istediğimi yaparım, sana ne?” diyen bir toplumu doğuracaktır.

Ortamlar

Eğitim ortamı için en iyi tarif etmemiz gereken yer dersliktir. Fakat orayı bile doğallığıyla tanımlamakta güçlük çekenler görülmektedir. Kaldı ki, daha gizemli olan ana rahmindeki eğitim ortamı yeterince tanımlanabilsin! O en huzurlu yerde geçen sürede neler olup bittiğini pek hatırlayıp kayıt altına almamışızdır. Ama bilinçaltına atılan pek çok konunun oralardan başlayarak geldiğini bilmemiz gerekir. Ana rahminde şekillenen insan için ilk temel konular sahip olunan donanımlardır. İnsanın biyolojik donanımı tıbben de takip edilmektedir. Eksik kalan konular genetik aktarımların ne kadar gerçekleştiği ve ruhun gücüdür.

Ana rahminde annenin karşı karşıya kaldığı fiziksel olduğu kadar, duygusal ve fizyolojik etkilenmeler bebeğe de yansır. Anneden kazanılan sadece sıcak ve besleyici ortam değildir. Annenin anlamlı işlerle meşgul olması, iç huzurunun tam olması, çevresel sevginin anneye ve bebeğe üst düzeyde yansıtılması, güven duygusunun tesis edilmiş olması gibi etkenler, bebeğin yüklendiği değere bütünüyle etki edecektir. Daha çok üzerinde durup ilişkilendirdiğimiz biyolojik ve fizyolojik etkileri de buna ilave edersek, bebeğin anne karnında edindiği değerlerin önemini bütün halde özetlemiş oluruz.

Ana rahminden sonraki eğitim ortamı ev ortamıdır. Doğumdan sonraki yaşanan yerdeki fiziki yeterliliklerin getirdiği zorunlulukların belirli bir etkisi varsa da, değinilmesi gereken diğer konular; ilgi, sevgi, anlayış, güven, ilişkilerin güzelliği, uyumlu yaşam kalitesi, tekrarlanan işlerin doğruluğu, aniden gelişen olaylara verilen tepkiler gibi ortamın niteliği hakkındaki konulardır.

Çocuk için bebeklikten itibaren algılara gelen her işaret, olay ve his kaydedilerek gelişir, evdekileri tanıma, anlam verme, ilişki kurma ile devam eder. Eğer eğitim ortamı olan evde yanlışların önemsenip önemsenmesi; hataların üzerinde durulup durulmaması; algılara, duygulara önem verilip verilmemesi gibi her türlü imge ve içerik belirli bir anlayış etrafında toplanamıyor, çok dağınık ve anlamsız gelişiyor ise bu durum çeşitli soru işaretleri ve dengesizliklerin yüklenmesi anlamına gelir. O halde kurallar, belirginleşmiş davranış ve anlayış şekilleri iyi bir eğitim ortamının da tarifidir.

Hele çocuk için ergenliğe geçişte öğrenilen ve zihin altına yerleşen konular daha da etkili olur. Tutarlılık ve tutarsızlıktan tutun, tatmin olabilme ve olamamaya kadar yürüyüp giden içsel baskıların fizyolojik ve nefsi yayılımı bu dönemin ortamından etkilenecektir.

Evde gelişen ilişkiler çoğunlukla aile bireylerine aittir. Çocuk sokağa, bahçeye çıkmaya başladığından itibaren evle birlikte eğitim ortamı dış mekânı da içerecektir. Arkadaş tanışmaları, paylaşmalar, deneyimler, oyun yoluyla eğitim ve kazanımlar, alışkanlıklar bu ortamın getirdiklerine veya götürdüklerine bağlıdır.

Sonra yuva ve okul ortamı gelmektedir. Bu ortamlar farklı profesyonel ellerde ve yüreklerde eğitim alınacak ortamlardır. O profesyonellerin vicdanları, bilgileri, görgüleri, donanımları, beklentileri büyük yansımalar oluşturacaktır. Yanlış ve eksik eğitimden geçmişlerin eline kalan çocuğun eğitiminin sağlıklılığından söz ediyoruz! Doğru olanı nerede? Standartları ne? Para vermekle halledilebilen işler mi bunlar? Kurumsallığı, maddi donanımları, görselliği, reklamı, empati ve sempatisi, simgesel baskınlığı ve sizi oralara kanalize eden nedenlere bakıp güveniyorsunuz. Sonra işinize bakıyorsunuz. Eğitim ortamında şekillenen belirgin konuları anlamak mümkün olabiliyor. Ya bilinçaltına giden onca gerçek ne olacak? Sorumluluk başkalarının eline geçince işin değeri de değişiyor.

Çocuğun gelişiminde karakterin şekillenmesine derin bir etki yapan bakıcı konusunu Giddens[i] etraflıca incelemiştir. Özellikle günümüzdeki bakıcı ve yuva ortamının etkileri ile kişinin güven gibi kavramları edinmesi ve içsel değişiklikler yaşaması süreci başlar. Anneden gelen varlıksal güvenlik el değiştirerek bakıcıya geçtiğinde bebek kendi edinimine dayanan bilişsel güveni hisseder. Özünde bir bilinçsizlik dönemi olduğu halde bebekte gelişen bu kişisel ve sosyal benlik algıları, büyüdüğünde önemli etkilerin görülmesinin nedeni olacaktır. Birey nesne dünyasının farklılıklarını tadacaktır. Kaygıyı içselleştirecektir. Kaygı halleri, iç etkilerin ifadesi olan bilinçsizce oluşan duygusal gerilimler nedeniyle nesnesi kaybolmuş korkular olarak belleğe kaydedilir. Kaygı artışı bireyin kendi kimliğini algılamada tehdit sebebi haline gelir. Nesne dünyasının özelliklerini şekillendirmeyle uğraşan çocuğun benlik algısı tezatlarla dolu bir hal alır. Çelişkilerle tanışır. Duygusal bir aşı olarak nitelenen dışarıdan alınan her türlü zayıflatıcı koşul karşısında çocuk umutlu olma ve cesaret gösterme eğilimlerini edinecektir. Bireyin ortama bağlı rutinleri gelişecektir. Yerleşik rutinlere körü körüne bağlılık saplantılı ve sinirli davranış sahibi olunmasına nedendir.

Batı toplumunun bireylerini yetiştiren sistemin kendi içindeki şartlara bağlı olarak türettiği ortamlarda çıkan sorunlar giderek araştırma konusu olacaktır. Aranan konu doğal ortamlar olmalıdır. Eğer ortamların nesnellikle donatılmış ve bu anlayışla idealize edilmiş yönlerinin etkileri etraflıca ortaya konur ise çelişkilerin sebebi de tam olarak açıklanabilmiş olacaktır.

Anne karnında ve evde yeterince önemsenmeyenler, başka bir ortamda veya okulda mı önemsenecek? Her biri insan bilincini ve benliğini inşa eden ortamlar değil mi? İnsan ne kadar titizlense de kendi dertlerini ve sorunlarını beraberinde taşıyan başkalarına emanet edilen bir taze benlikten söz ediyoruz. Değişik ortamlarda giderek doğal içselliğin şekillenmesinden uzaklaşılıp, dışsal değerlerin ve tutumların kazandırılmasına yönlenme olacaktır. Bu değerlerin içselleşmesi ise sürekli karmaşık ve tepkisel tutumların yerleşmesine sebep olacaktır.

Ortam bu şeklideki dışarıya taşmış bir gerçeklikle, ölünceye kadar gidecek başka kapıların açılmasını işaret edecektir. Ortamlar daha da gerçeklik kazandığı halde; kentler, ülkeler, kültürler, şirketler içinde bireyin algısında evrilen belli belirsiz süreçler özünden farklı benlikleri tarif edecektir. Çünkü öncelikler değişecek ve benliğin yetişmeye çalıştırdığı süreçler üzerinde koşmak daha elzem olacaktır. Değer bilmeme ve önemsememe öne çıkacaktır. Ortamlar çevrenin genel dinamiklerine ayak uydurmasıyla türeyecektir.

Bizim aradığımız vicdanlı insanın nasıl eğitileceğidir. Ortamlar bunlar… Giderek elden ve gönülden uzaklaşan ortamların etkisi ile şekillenen iç dünyaların sağlıklı olmasından söz ediyoruz. “O kadar da kolay değil!” diyeceğiz.

Batı’nın kendi felsefesini, maddi imkânlarıyla yarattıkları ortamların niteliğini, çalışan profesyonellerin donanımlarını; hatta anne ve babaya verilen içsel desteği, aile kurmaya ve çocuk sahibi olmaya hazırlayıcı eğitimleri de ilave edersek; insanın bu dünya için “en iyi” adına yürüttüğü çabalarını ifade etmiş oluyoruz. Bu ortamlarda yetişen çocukların kişiliklerinin, çevresi ile uyumunun, başarılarının; aynı nitelik ve niceliklere sahip olmayanlara göre olan mukayesesini yapabiliyoruz. Hatta o ortamları özleme veya oraya meyletme gibi arayışların da olduğunu görüyoruz. Göçlerin bir nedeni de bu olsa gerek… Daha iyi şartlara ulaşabilmek adına harcanan bir çaba var.

Fakat aynı dünyada farklı ortamların olması doğal bir dengesizlik göstergesidir. Hep “ötekiler” anlayışı ile yaşanan bir kültür ve bunun üzerine inşa edilen sosyo-ekonomik kalıplar. Bize göre vicdani saptamaların yapılabileceği ortamlarda bireyin vicdanına ne kadar bağlı hareket edip etmediği konusudur. Ortam ideal olabilir ama üretilen ve tüketilen değerlerin insanlığı yanlış yöne sürüklemesinin bütünsel dengesizliklerine bakış açıları çözümlenemediğinden ortamda yine de önemli bir vicdansızlık gerçeği söz konusudur. Çünkü refah anlayışı, meydana getirilen sistemin gereklerini yerine getirmek için harcanması gereken eforun ve bedelin kaynağının “ötekilere” dayandırılmasındaki eşitsiz ekonomik çıkarcılık, bütünüyle bir uyumsuzluk dokusu oluşturmaktadır. En azından kaynakların daha hızlı ve çevre dengelerini de bozacak ölçüde tüketilmesi, paylaşımın dengesiz dağılması gibi nedenler vicdanları zorlayacak büyük bakış açılarını gerektirmektedir.

O zaman refah toplumlarının bireysel vicdan eğitimi için gerekli ortamları irdelemek yerine; sahip oldukları değerlerin sürükledikleri dünyayı kaldırabilecek ölçeklerde; kime, ne maksatla hizmet edildiğini sorgulayan daha kapsamlı ve sistemsel bir vicdan oluşumu ortamlarını irdelemekte yarar olacaktır. Refah toplumunda birey üretirken ve tüketirken hangi sistemin içinde bulunulduğunu, bu sistemin sahip olduğu imkânlarının ve hedeflerinin gerçek insanlık ve çevre adına anlamını bilmeli ve onaylamalıdır.

Evreler

Eğitime esas gelişimleri üç evrede değerlendirelim. Bunlar ilk, orta ve ileri evredir. Bu evreleri başka ifadelerle genişletecek olursak; ilk evre “pasif”, orta evre “tepkili” ve nihayetinde ileri evre “yaparak” öğrenmeyi işaret eder.

İlk evrede var olan ve üzerinde işlemeye imkân bulunan kavramlar “sevgi” ve “korku”dur. Sevgi nefsin belirli bir çizgide kalmasına yardımcı olur. Eğer anne sevgisi dengeliyse ve düzenli bir süreklilik içeriyorsa nefiste sevgi çizgisi belirli bir aralıkta gelişir. Aşırılıktan uzak olunması dengenin işaretidir. Nefis diğer etkileşimleri bu aralık içinde anlamlandırır. Ortamın huzuru en önemli dış etkendir. Zihin gelişimi de bu aralığın belirginliğine bağlı kalır ve etkileşimlerdeki anlamları da belirginleştirerek oluşur.

Korku nefsin içedönük tedbirler almasını geliştirir. İçgüdülerin negatif yüklü gelişmesi daha sonraki evreler için kötü bir başlangıçtır. Yersiz korkular içedönüklüğü gereksiz tedbirlerle inşa eder. Sevgi ve korku arasındaki ikilemde nefis daha çok korku yönünde tercih kullanır. Çünkü orası kendini koruyucu olarak öne çıkarır. Algılanan diğer etkileşimlerin isabetinde tereddüt, çekinme, geri durma, güvenmeme, kaçma veya tam tersi; oturup kalma, bağırma, ağlama, hırçınlaşma eğilimi oluşur. Bu evrede birincil düşünme kalıpları işler halde olduğundan korkunun negatif etkisi hep öne çıkacaktır. Zihin gelişimi bütünüyle olumsuz etkilenir.

İlk evre içerisinde hem ailenin hem de çevrenin nesnel ve öznel ölçütleri pasif de olsa etkili olur ve nefsin derinliğine işleyen bir şekilde kendini gösterir. Özellikle annenin bilinci, dengeli davranması, istikrarı ve önemlisi sahip olduğu temiz ruhun yansıması; çocuğa, bu kavramların etrafındaki tavır ve davranışlarla, kalp çarpması, bakışlar ve ses tonu dâhil etkileşimlerle yansır. Zihin gelişimi de buna göre şekillenir. Nefsin eğitimi burada kendini göstermektedir. Anne veya baba belirtilen etkileşimlerde sevginin normal gelişimi yerine korkunun gelişimini öne çıkartacak ortamları hazırlıyor ve davranışlarıyla pekiştiriyorsa, ilk evrenin sonucu; çocuk nefis sahipliği yönünden normal gibi görünen ama aslında yanlış tarafını öne çıkararak gelişen bir kişilik oluşumu sergiler.

Anne yerine bakıcı ile yetiştirilen bebek için ilave olarak korkunun nesnelsiz şekli olan “kaygı” gelişir. Kaygının gelişmesine paralel ortaya çıkacak olumsuzlukları giderecek şekilde doğallığa yakın bir ilginin oluşturulması çabası ve güven sorununun giderilmesi gerekmektedir.

Bir de travma yaşanması hadisesi var. Bu evrede olur da çocuk çok anormal, görmemesi gereken, duymaması gereken bir olumsuzluğa muhatap oldu ise ve gerçekten korktu ise; zaten bu travmanın telafisi için çok çaba sarfedilmelidir. Hatta büyüdüğünde bile içsel desteğe ihtiyaç olacaktır. Büyüdüğünde vicdan muhasebesi yaparken olumsuzlukları ön planda tutan biri ortaya çıkmışsa, nefis eğitiminde korkuları pekiştirilmiş bir çocukluk geçirdiğini söyleyebilirim. Vicdansız dediğiniz, karısının başını testere ile kesen (maalesef bu olay gerçektir) için ise bahse konu evrede yaşanmış bir travma aramakta yarar vardır. Bu anlamda nefis eğitimi ortamı maalesef cani yetiştiren bir ortama dönüşmüştür.

Olumsuzlukları töre, adet, gelenek, görenek ve toplumsal sıkıntılar gibi kitlelere maledersek; yani hemen hemen aynı nefis eğitimlerini yapan ailelerden bahsedersek; sonuçta toplumun ileriki dönemlerde hal ve hareketlerine ait bazı dengesizlikleri söylemek için kâhin olmak gerekmez, değil mi? “Toplum vicdanı” dedikleri yanlışlıklar buralara dayanır.

Tepkili veya orta evre dediğimiz ikinci evrede sevginin devamı “sabır”; buna karşılık korkunun devamı olarak “öfke” gelişir. Eğer kaygı varsa “asabilik, güvensizlik ve saplantılılık” söz konusu olacaktır. İlk ilerleme raporlarını alan zihin kendine sorar: “Nelerin var?” diye. Eğer çocuk sevgiden uzaklaşıp, korkuyu zihninde daha kolay ulaşılan bir yapı ile geliştirdi ise; istediklerini elde etmek için sükûnetle değil, çirkefçe tepki verir. Sükûneti pekiştirirse sabır gelişir. Çirkefliği pekiştirirse nefreti gelişir. Zaten korku başlı başına olumsuz değerler silsilesinin kapısını aralamıştır. Korkudan doğan öfke ve nefret güdüleri sürekli açığa çıkmak isteyecektir. Denemelerinde ulaşım kolaylığı sağlayan her öne çıkış; çocuğa nefsinin çarpıklığını işaret edecektir. Kaygı sorununda da ortaya çıkan ortama uyumsuzluk göstermek şeklinde olacaktır. Duygulardaki boşluk tavırların çarpıklığı şeklinde görülecektir.

Çocuk yaptıklarında hâkimiyet arayışı içinde olduğundan dışarıdan alınacak tepkilerin doğru veya yanlış olması çok önem kazanır. Daha tam olarak temel yargılar için düşünme kapısı arkasına kadar açık değildir ama kayıt cihazı “tepki-karşı tepki” süreçlerini sürekli kaydettiğinden, bunlar ileriki yargıların birer egzersizi anlamına gelir. Etki-tepki kalıpları düşünme kalıplarının da anahtarıdır. Ağlayarak oyuncak aldırmayı süreklilik haline dönüştüren çocuk için bu bir düşünce kalıbı haline geldiğinde “ihtiraslı” veya “budala” olmanın da adı konmuş olur.

Bir de haz alma konusu üzerinde biraz duralım. Annesinin memesinden, ninnisinden veya sütün lezzetinden haz almayı ilk evrede hisseden bebek; daha sonra bağırarak elde etme yöntemini pekiştirirse ve bunda başarılı olursa, bu kez böylesine tepkilerle de haz alır olmaktadır. Kendindeki ve kendinde olmayanı bu evrede ayırt ettiğinden, elde etme süreçlerindeki hazzın yanlış yönde pekişmesi hali; ileriki dönemlerde çocukta “bencil” ve “hırçın” hazların meraklısı olma yolunu açacaktır.

Nefis eğitiminde ebeveyn için en dikkate değer konu; tekrarlanan iletişim süreçlerinde çocuk ne ölçüde dingin, yerinde tepki veriyor, aşırı tepkilerden kaçınıyor ve meşguliyetini sürekli keşfetmeye ayırıyor, bunları gözlemek olacaktır. Çok çocuklu ailelerde gözlem, ilgi ve anında düzeltme işleri haliyle olmayacaktır. Hatta böyle ailelerde her çocuk bir diğerine bakar. Çocuk kardeşleri arasında ne yapabilirse öyle hareket imkânı bulur. Ayrıca aile sorumluluğunu ve çaresizliğini gizlemek için çocuğa “dur!.. yapma!…” da demeyecektir. Çocuk tam bir serbesti içinde yetişecektir. “Serbesti” kelime olarak güzel bir iz veriyor ama topluma maliyeti yüksek olabilecek ileriki faturalar için ebeveyni haklı çıkaracak bir terim de değildir.

Şimdi işi bir kademe daha olumsuz kıvama sokalım: Sürekli kargaşanın içinde olan bir ailede dünyaya gelen bebek, babasının annesini dövmesine tanık oluyor, anne hırsını bebeğini döverek çıkarıyor, evde başka anneler de var, başka çocuklar da var, bir de ortada sürekli açık bir televizyon duruyor, televizyonda olumsuz sahneler var; böyle ortam içindeki nefis eğitimi mezunu çocuk büyüyünce büyük olasılıkla hakkı olmayan her şeye elini uzatabilen, yalan atabilen ve intikam hırsı ile dolu olabilen biri haline gelir. Tabii daha ileri evrenin yaparak öğrenme sürecini irdelemedim. Bir de üst nefisteki cinsel ögeleri buraya ilave ettiğimizde ortaya tatsız bir sahne çıkacağını iddia edebilirim.

İleri evre dediğimiz ve yaparak öğrenmeyi öne çıkardığımız bu evrenin temel kavramları; sevgi ve sabrın devamında “olumlu, yapıcı, katkı verici ve düzenleyici”; korku ve öfkenin devamı olarak da “olumsuz, bozucu, hasis, kıskanç, baskıcı, kavgacı, huzursuz, doyumsuz, bencil ve menfaatçi”dir. Burada devreye giren cinsellik konusu da utanma ve ayıp; “arsızlık ve sapkınlık” kavramlarını çağrıştırır.

Cinsel süreci dengeli geçiren bir insan için ana sorun iyi-kötü, doğru-yanlış ve güzel-çirkin gibi seçimleri isabetle yapabilmektir. Eğer sevgi ve sabır eğitimini başarıyla geçmiş biri ise genellikle olumlu iş görme süreçlerini yaşar. Aldığı tepkiler de olumlu olur ise gelişimi normal seyirde gider. Toplumsal değer yargılarının çelişkisine düşmeden bu süreci atlatması gerekir. Yanlış seçimine doğru, kötü adımına iyi ve çirkine güzel denen bir ortamda ise çelişkisi onu karasız bırakır ve kendindeki olanları sorgular. Ya çekimserlik hali gelişir ya da tepki vererek arayış içinde olduğu vurgusunu yapar.

Cinsel süreç gelgitlerle dolu ve kötü deneyimlere tanıklık etmişse neredeyse travma etkisi kadar etkili bir yönlenmeyi meydana getirir. İsyan eden, beğenmeyen, aşırılığı bir yöntem olarak benimseyen tavırlar kalıcı etki yapabilir. Ama önemlisi ayıbı bilmeme durumu meydana geldi ise kendini durduracak frenlerin boşalması haliyle karşı karşıya kalmasına neden olur.

Aynı cinsel süreçleri korku ve öfke düzleminde geçirdi ise bireyin işi hem kendi için hem de toplum için uygunsuzluklar ifade edebilir. Buradaki esas olumsuzluk hali cinsel sürecin de dengesiz geçmesidir. Böyle bir ortam bireyin bütün olumsuzluklara açık olacağının işaretlerini taşır. Yönlendirilebilir, kullanılabilir, tahrik edilebilir, velhasıl her halde kendinin dışındaki kişilikler tarafından baskılanabilir bir birey yaratılmış olur.

Ortamın eleştirme biçimi, dışlama kültürü ve hatta mahkûm etme hali suçluluk duygusunu perçinliyorsa, birey adına daha da vahim bir tablo ortaya çıkar. Suçluluk duygusunun derinleşmesi hali cezalandırma arzusunun gelişmesine neden olur. Pratik yapma imkânı arar. Denemeleri başarılı olursa kalıcı yanlışlıklar olur. Denemeleri baskı altında fiile dönüşmüyorsa bilinçaltında gezinen cezalandırıcılar bireyde önemli bir yüktür. Fırsat arar ve bulursa ortaya çıkar. Kendini cezalandırmak söz konusu iken, başkalarını cezalandırmayı da seçebilir.

Bir de toplum genelinin böyle olduğu bir durumu düşün! Doğru bildiği yanlış, inat etmesi beyhude, devamlı eleştiren, yalanla yaşamı özdeşleştiren ve dahası ortalığı karıştırmayı bir iş gören insanlarla dolu bir toplum halinin çıktısı ne olabilir ki? Böyle bir toplumun kurumsal yapılarda etkinliği de söz konusu olursa düzenin ne denli sekteye uğrayacağı aşikârdır.

Bütün bunlar nefsin, yani egonun düzene konması ile ilgili konular ve kavramlardır. Nefis olumlu veya olumsuz aldığı eğitim ile bireyin anlığında yerini almıştır artık. İnsanın ruhu daima iyi, güzel ve doğrudan yanadır. Vicdan, sen de tercihlerini bu yönde kullanmak istersin, değil mi? Peki, neden yargını ifade ederken nefsi yönlendirmiyorsun? O sana düşman mı? Nefis; sürekli alıp başını gitmeyi, özgür olmayı, kendini ispat etmeyi ve kendinden başkasını beğenmemeyi mi ister? O zaman senin ne önemin var vicdan? Ben sana “büyük lütufsun” diyorum. Oysa sen susuyorsun! Sanki beni ahlaka sor der gibisin. Soralım bakalım!

 

 


[i] Modernite ve Bireysel Kimlik (Geç Modern Çağda Benlik ve Toplum), Anthony Giddens, çev. Ümit Tatlıcan, Say Yayınları, İstanbul, 2010, s. 58.

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.