Türkiye’de vergi yanlış fikirler ile kaplı bir alandır. Bu tartışma aynı zamanda kamuya bakış hakkında da bir başka pencere açacak konudur. Ben burada bireyden-devlete olan ilişkiyi belirgin anlayışlarla ilişkilendirerek anlatmak isterim.

Vergiyi incelerken faiz konusuyla da karşılaştırmalı bir anlatım yapacağım. Hem buradan vatandaşın bilgisi dahilinde olan veya olmayan konuların yaşama nasıl etki ettiği hakkında da bir fikir elde etmiş olacağız. Bu açıdan konuyu vatandaş gözüyle incelemekte yarar vardır. Çünkü vatandaşın hem kafası karışık ve yaptığından emin değil, hem de işin içine inancını da karıştırmış/karıştırmışlar, buradan hareketle ahlaklı, hak ve adaletten yana bir insan olup olmadığını düşünüyor. Konu böyle olunca kamu ve vatandaş istismarının ne manaya gelebileceğini sizin değerlendirmenizi bekleyeceğim.

Osmanlı’nın diri olduğu dönemlerde vergi uygulaması o döneme ilişkin özgün bir yapı idi, belki Osmanlı’nın genişlemesine de etki etti. Sonra Avrupa ticarette ilerledi ve kendine dair ticari ve mali kuralları geliştirdi. Osmanlı için kapitülasyonlar dönemi başladı. Burada başka açılımlar oldu. Osmanlı dünyaya mecburen uyum sağladı. Bu yetmiyormuş gibi bir de borç alma dönemi başladı. Sonra borçlar birikti ve ödenemez oldu. Düyun-u Umumiye ile başka bir dönem başladı.

Temel vergi sistemini devlet harcamalarına göre tanımlarsak başlangıçta Osmanlı sarayın, yapılan imaretlerin ve beslenen askerin harcamalarına göre bir vergi yükü ile ilişkiliydi. Daha sonra dünyanın icaplarına uyar oldu.

Osmanlı vergileri, kendi zamanında tımarlı sipahi uygulaması ile askeri alanda bir yenilik getirdiğinden devlete yarar sağlamıştı. Genel olarak uygulanan vergiler “şer-i” kabul edilmekteydi. Bunlar zekat, öşür, cizye ve haraç isimleri ile bilinmekteydi. İslami bir uygulama olan zekat halen geçerlidir. Ancak bu kural Osmanlı’da bireyin rızasına bırakılmamıştı. Öşür vergisi zirai mahsulden alınmaktaydı. Haraç, Osmanlı içindeki yabancılardan alınan vergi idi. Cizye yine Gayrı Müslim tebaadan zekatın karşılığı olarak alınan bir vergi idi. Şer-i olanın dışında harbin getirdiği yıkıma dayalı uygulanan “örfi” vergiler de vardı. Ama asıl sistemin değişmesi kapitülasyonlara bağlı oldu. Örneğin İngiltere ile yapılan bir anlaşma ile devlet tekeli kaldırıldı, dengesiz oranlarla maliye ve dolayısıyla halk bir külfete sokuldu. İhracattan alınan vergi miktarı %12, ithalat vergisi ise %3 oldu. Bu şekilde Osmanlı toprakları bir anlamda açık pazar haline geldi.

Osmanlı’nın harcamaları arttıkça kağıt para bastı. Bir tür vergi olan para basımı sisteme daha çok yük getirdi. 1863’de Osmanlı Bankası ağırlıklı olmak kaydı ile devlete borç verdi. Bu borçların faiz yükleri oldu. 1881 yılına gelindiğinde borcunu ödeyemeyen devletin maliyesini kontrol eden, istediği kuralları kendi başına koyan ve daha çok tahsildar Fransız-İngiliz ortak idaresi olan Düyun-u Umumiye görev yaptı. Bu yapının içinde 9 bin kişi çalışıyordu. Bu bile başlı başına bir mali yüktü, yani halk verdiği vergi ile bir de bu topluluğun karnını doyurur oldu. Ama asıl önemlisi Osmanlı ekonomisi kendisini şirketleriyle demiryolları ve limanlar inşa etmek amacıyla ayrıcalık elde etmek, madenleri işletmek ve ihracatı geliştirmek için çabalayan Batılı güçlerin vesayeti altına girdi, bedel ödeme işi ise fakirleşen halkın üstüne yüklendi.

1925’ten sonra Atatürk, İsviçre Medeni Kanununu, İtalyan Ceza Kanununu, Alman Ticaret Kanununun Türkiye’ye uygun hale getirdi. Vergi işleri de Batılı kalıplara paralel işler oldu. Özellikle 1950’lerden itibaren Alman Vergi Sistemi paralelinde bugünkü bilinen uygulamalar yapıldı. Çıkarım yapılırsa, vergilendirme üzerinde düşünülmeden ekonomik gereklilikleri yerine getirmek için kurulmuştur.

Vergi (İng. tax) harç, haraç, bedel, yük ve külfet anlamına gelen bir sözcüktür. Vergi modern düzende para ile tahsis edilmesine rağmen klasik (ve antik) dönemlerde vergi köle, mal veya başka ticari takas araçları ile de toplanabilmekteydi. Ekonomik kaideler geliştikçe bilinen vergi araçları gelişmiş oldu.

Ekonomi ile ilgilenenler bilirler, bu işin temel bir tarifi vardır ve çok da değişen bir bilgi değildir. Adam Smith 1776 yılında “Milletlerin Zenginliği” adlı çok bilinen eserinde şöyle diyor: “Yüksek vergiler, bazen vergiye tabi malların tüketimini azaltarak ve bazen kaçakçılığı teşvik ederek zarar verir, hükümet daha çok kabul edilebilir oranda vergi toplayabilir.” Bundan başka, Canto, Joines ve Lafer in optimum vergilendirme üzerine çalışmalarına göre düzenlenmiş “Fullerton Eğrisi” diye bilinen bir anlatımla şu söylenir: “Eğer vergi oranı yükselirse zamanla yarardan fazla zarar verir. Hatta toplanan verginin devlete getirisi sıfır olur.” Bu konu Jules Dupuit tarafından açıklanmış idi.

İnsanlar neden vergi vermek zorundadır, sorusunun çok anlamlı ve gerekliliği tespit eden bir açıklaması olmalıdır. Bunu en iyi nasıl açıklayabiliriz? Örneğin insanlar özgürdür ve bu dünyada hava, su, yol gibi pek çok temel değeri serbestçe kullanır, değil mi? Peki, biri diğerinden az veya farklı şekillerde kullanırsa, bunun eşitliği bozma anlamındaki karşılığı ne ile sağlanmış olacak? İşte burada vergi devreye girer ve vergi eşitliği garanti eder. Bundan dolayı vergi gereklidir. Vergi bir bedel ödemek şartı ile dengeyi sağlar, örneğin basit bir şekilde; “Buyur sen de bir bedel öde ve sen de diğeri kadar kullan,” denir.

Amerikan Sivil Savaşı içinde çıkan bir terim bugünkü Amerikan vergi sisteminin de kaynağı olmuştur. Buna göre vergi Amerika’nın tiranlıkla değil, demokrasiyle yönetildiğinin en büyük kanıtı olmuştur. Bu nedir? “Halkın onayını almadan uygulanan vergilendirme tiranlıktır!” Yani devlet tarafından yapılacak harcamanın halka sorulup rızasıyla cebinden alınması Amerikan demokrasisinin özü bir uygulamadır.

Dolayısıyla bir millet için vergi aynı zamanda ahlaki seviyesine karşılık gelen en önemli araçtır. Bir toplum düşünün, vergi kaçırıyor, burada kesinlikle, “hak gaspı yapılıyor,” denir; tam tersi de doğrudur, bir toplumda fazla vergi ile halkın hakkı gasp ediliyor, buna da “halka zulüm” demektir.

Verginin prensiplerini Joseph Stiglitz şöyle listeliyor: Etkinlik, yönetilebilirlik, esneklik, politik sorumluluk ve adalet. Etkinlik, mevcut ekonomiyi geliştirmekle ölçülür ve halkın çalışma ve üretme dinamiklerine işlerlik kazandırır. Yönetilebilirlik, sistemin uygulanabilir ve verginin toplanabilir halde tutulması ile ilgili olup kabul edilebilir bir harcamanın üzerinde mali yük getirmemesi anlamına da gelir. Esneklik her duruma adaptasyonun güçlü olmasıdır. Örneğin yeni bir tür ürün veya kullanım şekli çıktı, buna uygun uygulama mevcut modeli bozmadan başarıyla uygulanabilmelidir. Politik sorumluluk hesap verilebilirlik anlamına gelir. Hesap vermek demek şeffaf bir sistem işletmek demektir. Aynı zamanda şeffaflık anlaşılır olmayı da sağlar. Adil olmak çok önemli bir prensiptir. Her eşiti şartta aynı mükellefiyet içinde olmak ve sorun çıkmamasını garanti etmek adaletli olmak demektir.

Vergi toplamak sadece, “devletin maliyesine para toplamak,” demek değildir. Aynı zamanda devletin kendi kültürüne uygun prensiplerine uygun hareket edilmesini teşvik etmek ve ödüllendirmek anlamına da gelir. Örneğin enerji tasarrufu sağlayan ampulü kullanandan daha az vergi almak gibi basit konularla doğru alışkanlıklar sağlanabilir. Yeni gelişen eğilimlere göre çevre, kirliliğin önlemesi ve küresel ısınma ile ilgili tedbirler ödüllendirilen türden konulardır. Örneğin Batı araçların vergilerini motor emisyon değerlerine göre belirler. Türkiye ise bunu motor hacmine göre uygular.

Zygmunt Bauman’ın aylak ile turistin “madalyonun iki yüzü” betimlemesini hatırladım. Bauman, “Aylak, turistin alter ego’sudur (diğer kişisidir),” diyor. İkisi de tüketici, vaatlerden duygusal olarak etkilenen, vaatlerin kuvvetine göre hareket eden… Ancak yasal çıkar örgütleri, ki devlet bunun en belirgin öznesidir, neden olduğu açık, aylağa “dur”, turiste “geç” derler. Neden mi? Aynı işi yapmak istedikleri ve ruh halleri farksız olduğu halde birinden kazanç elde etmek varken, diğerine yüz vermemek durumundadır.

Ne dersiniz, devletler için “vergi faizin diğer şekli” midir? Tam böyle değildir, ama ilişkilidir. Nasıl turiste “gel” deniyor ise vergiye de aynısı söylenir, buna mukabil aylak gibi faiz de “aman dikkat” denen bir noktadadır. Hele Müslüman iseniz, “Kur’an’da yazıyor, faiz kesinlikle haram,” der ve doğrudan işlenmemiş bir tür faiz olan vergiyle milleti tutsak etmenizde bir mahzur yoktur.

Yahudi işi çözmüş, kendi dininden olmayandan faiz almak mubah, hatta sevap! Bu kuralla Yahudiler bütün dünyaya faizle para veren oluvermiş, Floransalı Medici ailesini hatırlayalım. Bu dönemde Yahudi çok önemli bir işi halledivermiş; bankacılık, finans ve diğerleri. Zira günümüzde Yahudiler vergiyi başarısız insanları besleyen, başarılılara ayak bağı olarak cezalandıran zorlama olarak düşünürler. Arthur B. Laffer gibi ekonomistler ise toplumun elastikiyetine göre doğru oranda marjinal vergilendirmenin önemini vurgular, fazlasını vergi hasılatını ve ekonomiyi daraltan etken olarak belirirler. Küresel para piyasalarını ve ticareti ellerinde tutanlar böyle vergi politikalarını bu bilgiler doğrusunda uygulamasına rağmen Türkiye’nin de dahil olduğu Müslüman toplumlar faizin haram olmasının dışında pek bir şey söyleyemiyorlar.

Aslına bakıldığında faiz de bir tür dolaylı vergidir. Faiz ile parayı kullanma harcı gibi, zamana ve riske karşılık gelecek şekilde karşı tarafa bir miktar bedel ödetilir… Paranın maliyeti örneğin, “10 iken, 11 olur, bir birim benim hakkım,” denir. Tıpkı, “10 kazandın, bir birimi devletin” der gibi. Bu durumu devlet çapında düşünebiliriz. Öte yandan enflasyonun artması nominal değeri yükselttiğinden toplanan vergiyi de arttır. Örneğin maaşınız belli bir dönemde aynı olsun. Buna karşılık dolar 2.13 iken ülkeye ithal edilen bir araç 100 bin Liradan satılıyorsa, bugün dolar paritesi 2.89’a çıkınca, aynı araç 130 bin TL civarında olması gerekiyorken, neden 150 bin Liradır? Bir defa halkın alım gücü azalmaktadır. Sonra, devlet aradaki farktan ilave gelir elde ederek kendi açığını da kapatmaktadır. Yani dolaylı vergiden görünmeyen bir dolaylı vergi daha almaktadır. Bunun miktarı neredeyse paradaki artışa eşit ilave bir dolaylı vergiden dolaylı gelirdir.

Ortada tüketimi rekabet oluşturmayan ve kullanımı diğer kullananları dışlamayan kamusal bir fayda düşünün, örneğin; savunma veya eğlenme gibi; şimdi de bu faydanın bir yatırım aracı yapılmasını düşünün. Örneğin devletin radyo veya televizyon kuruluşu eğlendirme işini yapabilecek sanatçıları bulup onlarla belli programlar yapıyor olsun. Bu kesime verilecek ücretler hesap ediliyor ve bütçeden karşılanıyor olsun. Yani vergilerden payla ödeme yapılıyor olsun. Ama çeşitli fonlardan alınan ilave paraların da kullanıldığını düşünün. Bu paralarla halkın onayından geçmeyen şekilde, kuruluşun kendi politikalarına göre sanatçı dediği bir kesime (ki bu kamusal hizmetin gerekli olup olmadığının yanında sanatçı olma vasfının belirlenmesi bile muğlak bir konudur,) makam aracı ve şoför tahsis edildiğini, adet halinde uygulamayla maaş ikramiyesi verdiğini, lüks yaşama göre harcama yapılmasını temin eder bir uygulama içine girildiğini düşünün. Bu uygulamalar neyin bedeline karşılık gelir? Faydayı çıkara yatırım yaptırmak da sizce bir tür faiz demek olmuyor mu? Faiz, zamana ve riske karşılık alınan bir bedel değil mi?

Devleti düşünün, bir “baba” gibi, sürekli vergiler topluyor para harcıyor. XIV. Louis’e göre, “Vergi sanatı şöyledir: Kazı yolacaksınız, en fazla tüyü elde edeceksiniz, buna karşılık sizi en az ıslıklayacaklar.” Devlet kendi çıkarları için bir işi 100 birime yaptıracakken çeşitli sebeplerle 110 birime yaptırabilir ve bu harcama alışkanlıkları sürekli arttırılarak yüksek vergi toplanması zaman içerisinde doğal hale getirilebilir. Bir de şunu düşünün; devlet görevlileri ve/veya devlete iş yapan müteahhitler israf ve savurganlık içinde ve/veya rüşvet alarak halkın verdiği vergilere sahip olabilirler. Bu vergiyi daha tehlikeli yapar. Stiglitz’e göre; “Devletler, özel isteklerini bir grubu zora sokmak yoluyla diğerlerinin çıkarına dönüştürebilirler.” Kulağa mantıklıymış gibi gelen bu sözü Stiglitz “hırsızlık” olarak açıklamaktadır. Bu klasik vergi adabına karşılık gelen bir açıklamadır ve çok kabadır. Ancak işin prensipinde de vergi artarsa bireyler fakirleşirler, çünkü ceplerinden ilave para çıkar. Buradan yola çıkarsak, vergi artışı faiz gibi yatırım miktarını pahalılaştırarak gelişimi azaltır.

Türkiye’nin güncel ekonomik politikasındaki “Enflasyonist kalkınma modeli”ni ise Merhum Turgut Özal uygulamıştır. Türkiye’nin kalkınma modeli buna göre kurmuştur. Para basmış, bolluk yaratmış ve yatırımları artırmıştır. Buradaki bir kavrama da dikkat çekmek gerekirse; para basmak demek de halkın elindeki paranın değerini enflasyonla dolaylı olarak düşürerek vergi almaktır. Yakın zamana gelindiğinde küresel gelişmeler de etkili olmak kaydı ile önemli bir kriz yaşanmış, Kemal Derviş’in liderliğiyle sıkı para politikası diye bir rejim başlatılmıştır. Halen hükümetler bunu uygulamaktadır. Hatta yaklaşık 10 yıl önceye gelindiğinde paradan 6 sıfır atılarak şimdiki kurlar meydana gelmiştir.

Peki, bu noktada bir başka soru daha var; sıkı para politikası ile ilgili. Üretmediyseniz, ihracatınız yoksa, sıkı para tedbirleri yabancı parayı elinizdeki TL’den daha güçlü yapmaz mı? Bu her seferinde iç piyasada da bir fakirleşme konusu oluşturmaz mı?

Unutmayalım, bir Maliye Bakanı’nın da ifadesiyle, “Türkiye küresel piyasalardan pay alarak büyüyen bir ekonomidir.” Bunun daha açık anlamı şu: Yetecek kadar üretemiyoruz, ihracat ile kazanamıyoruz, iç piyasada tüketilen küresel mal ve hizmetten vergi alıyoruz ve devletin kasasını bununla yönetiyoruz…

Şimdi bunun bir mali politika (Adı ne vergi, ne faiz; ama politika!) olmasını anlamak mümkündür. Hem sıkı para politikasının da devamıdır. Ancak bizim seçilen politikalarla ilgili bir sorumuz da yok. Endişemiz kafamızın karıştırılması, öyle de yapılsa böyle de yapılsa halka zararının dokunmasıdır. Uygulamada faiz oranı ile aşırı vergi oranını mukayese edersek, şu sonuç çıkar: Çok genel bir bakış açısıyla, vergi milletin zararına olan bir şeydir. Eğer birine “dur”, diğerine “geç” diyeceksek, bence, “aşırı vergiye dur!” demek daha akıllıca olur. Aşırı vergi paranın maliyetini artırmıyor mu? Yerli yatırımın önünde engel değil mi? Ülkeye mal ve hizmet sunan küresel tacirlere, “Bu senin çalışmanın karşılığı, senin kazancın, helal olsun…” demek değil mi?

Eğer konu faizden dolayı bir “haram/helal” konusu ise vergiye de benzer gözle kısaca bakarak incelememiz gerekir. Kur’an vergiyi belli açılardan açıklamıştır. Bir kere alışveriş, yani; “ticaret helal, faiz haramdır” (2/275).

Kaldı ki Hz. Muhammed’in (SAS) kendisi bir tacirdir, yaklaşık çeyrek asır bizatihi bu işi yapmıştır. Kendi ticari ahlakına dair bilgilerimiz var ve haliyle bizlere örnek niteliğindedir. Ama ticareti yönlendirmesindeki ayrıntılı noktalar pek açık değildir, dolayısıyla “şöyle yapardı,” diye size sunabileceğim değerde bugünün ticaretine ışık tutacak bir bilgi gösteremiyorum. Bu durumda ticaretin işleyişine genel olarak bakalım.

O dönemlerde kervanlar yola çıkarlarken bir sermayedardan ücret alınmakta ve bu para tüm süreç içinde belli bir fiyata verilmekteydi. Bu o tarihte de böyle idi. Burada verilen sermaye bir külfet oluşturacak, karşı tarafı yapacağı işten el etek çektirecek oranda olur ise bunun kabulü mümkün değildi. Kervanın dönüp dönmeyeceği belli olmadığına göre ve sürelerin mevsimlerle ölçüldüğü bir durumda, sermayenin korunması prensibi bir sigorta kapsamında işletilmiş kuralları işaret etmekteydi. O halde alınan paranın bir faiz mi, bedel mi olduğu, bir kez daha tartışılabilir bir konudur.

Diğer bir konu, alışverişin bir “rıza” ile yapılmasıdır. Rıza ile olmayan alışveriş Kur’an’a göre (4/29) haramdır. Bir de devletin veya bir imalatı gerçekleştirme yetkisi olana harcamalarının bedeli olarak ödeme yapılması konusu var (18/94); ki burası tamamen verginin bedel anlamında kullanılmasına örnektir. Müslüman düşünürler vergi konusuna “nimet-külfet” dengesine ve zarurete dayandırarak bakarlar. Toplum devletten belli hizmetleri yerine getirmesini istemekte ve bundan yararlanmaktadır. Devletin hizmeti bir nimet ise bundan yararlananların gerekli külfeti yüklenmeleri doğaldır.

Bu noktada zekat müessesesini tekrar vurgulayalım. Kur’an’a göre zekat, tüm prensipleri ile birlikte, maalesef Osmanlı’nın şer-i ve mecburi uygulamasındakine ters halde, buna karşılık tıpkı Amerikan demokrasisinde uygulama şekli olduğu gibi, “rıza” veya bugünkü tabirle “beyan” esasına göre verilen bir vergidir. Oranı da bellidir: Borçtan harçtan, işletilen paradan ayrı, mülk edinilmiş değerin 1/40 (binde 25) oranında paranın ayrılarak kullanıma açılmasıdır. Uygulamalara bakmayınız, kuralın esası budur. Ve Kur’an bu payı vermeyi de imanın en önemli göstergesi değerinde görmüştür.

Vergi ile ilgi başka bilinen özellikleri buraya listeleyelim. Vergilerdeki artış “kayıtsız ekonomiyi” büyütür, girişimciliği baltalar, insanları çalışmaktan yıldırır, ekonomide verimi düşürür, ekonominin aktivitesini yavaşlatır, bundan dolayı toplanan vergi yükü ağır olduğu halde devletin geliri artmış olmaz, enflasyon yaratır, maliyetin düşmesini tetiklediğinden kaliteyi de düşürür, işsizlik ve fakirlik sebeplerinden biridir, bu ise suç oranlarını artırır ve zenginle fakirin arasındaki makas açılır. Bunları herkes biliyor, değil mi?

Uygulanan vergi politikasının adı “kolaycı vergi” sistemidir. Gelişmiş ülkelerde dolaylı ve dolaysız vergi oranları yaklaşık eşit değerdedir ve halka yansıtılması da kabül edilebilir baremlerdedir. Çünkü verimliliğin ve kapasitenin düşmemesi için bu bilinen temel konu olarak görülür. Türkiye’de toplanan verginin %35’i dolaysız, %65’i dolaylı vergi ile alınıyor. Dolaylı %65 verginin %91’i ÖTV ve KDV, geri kalanı ise damga vergisi. Bir başka çarpıklık daha söz konusu, Türkiye’nin Batısı dolaysız vergisini öderken, Doğu ödemiyor. Bu durumda “Batı’nın alın teri ile Doğu’ya hizmet gidiyor,” denirse yanlış olmaz. Acaba devlet şöyle bir denge mi yarattı? “Ben de Doğu’dan vergiyi dolaylı toplarım.” Ama bu durumda Batı’da vergisini vermeyi görev bilenler iki misli zarar görüş olurlar!..

Türkiye’de üretilecek işi dolaylı vergi frenliyor mu? Petrol ürünleri, bilişim sektörü, ulaştırma sektörü gibi ana alanlar çiftçinin, nakliyecinin, haberleşmeye dayalı iş yapanların vb harcama kalemlerinin yükünü artırmaktadır. Daha fazla üretmek ve iletmekle ilgili kapasite artsa acaba tüm sisteme etkisi ne olur? Bunu bilenimiz yok.

Stiglitz gibi ünlü ekonomistler dolaylı verginin daha iyi olduğunu savunurlar. Ama hesaplarında kıyasladıkları şudur: “Mükemmel doğrudan vergi ile mükemmel dolaylı vergi.” Örneğin en ideal vergi toplanan yer Amerika’dır ve bu ülke için mükemmel şartlara yakın yorumlar ifade etmeniz mümkündür. Ya mükemmel olmayan koşullardaki vergilerdeki bakış açısı ne olacak dersiniz?

Türkiye, “Dolaylı vergi iyidir,” diyor. Ama doğrudan vergiyle ilgili bir basit olumsuz örnek var, çelişki yaratır cinsten: Özal zamanında o şartların ihtiyacına göre konmuştu, “peşin vergi” diye bir şey. Devlet bunu ortadan kaldırmadığına göre şartlar eşit ve doğrudan vergi hayati, böyle mi?

Cimrilik hem dinen hem de ticaret dinamiklerine göre istenmeyen bir durumdur, değil mi? Parasını alıp yastık altında saklayanlar cimri midir? Vergileri toplanır mı? Peki, örneğin gayrı menkule ve özellikle de son dönemde artış görüldüğü üzere, para aklamak için bir talep varsa ve devlet bu sektörü canlandırıyorum derken aslında fahiş fiyat artışları ile piyasa dengelerini etkiliyorsa, bu nedir? Bir yerlerden para bulanlar üçe aldığını kağıt üzerinde beş gösterip parasını mı aklıyor? Bu kaynak nedir de denmiyor. Türkiye “nereden buldun?” sorusunu sormayacağına dair kanun ne işleve yarıyor? Rahat bir çalışma alanı bu sektör… Örneğin rüşvet alan memur bile parasını bu yolla aklayabiliyorken vergi işini düzene sokabilir miyiz? Emlak vergisi gibi noktalara mı bakacağız. Bakmayalım…

Bir başka konu, lüks vergisidir. Bunun üzerine çok önemli ekonomistler tartışırlar. Amerika’nın standardı ile Habeşistan’ın elbette bir değildir, ama İstanbul ile Kastamonu da bir değildir. Maliye karar verir, “bu mal veya hizmet lüks,” diye. Zamanla değişir, iki yıl önce lüks olan bugün sıradandır. Takibi zordur, hele bu çağda. Ama ortada bir açık var, lüks vergisi bahsi bir tür adaletsizlik kaynağıdır, çünkü adaleti tesis etmek çok zordur. Eşit olmayan birçok unsuru sabitlemek ve bunun üzerine değer biçmek, yapay ve düzen bozucudur.

Türk ekonomisindeki yöntemlere biraz daha eğilirsek bakın başka bir açmazı görmüş oluyoruz. Aslında devlet milleti faize kendi eliyle itiyor. Nasıl mı? Serbest piyasa şartlarında toplum talebini azaltmıyor. Piyasanın arzına göre ayak uyduruyor, alımları garanti etmek için kredi kartları ve taksitli satışlar artırılıyor. Bununla birlikte ticari mal satışı normal seyrinde satılıyorken halk sayısız kredi kartı ve aylara bölünmüş borçlarını yine kredi kullanmak yoluyla çözüyor. Kredi demek, faiz demektir, öyle değil mi? Yani Türkiye’de halkın genelini ilgilendiren mertebede vergi yükü bir şekilde faizle dengeleniyor ve maliye politikaları ile ticari politikaların buluşması neticesinde ekonomik performans gerçekleşmiş oluyor.

Devlet vatandaştan aldığını kullanıyor. Belirgin işler var, olmayanı var; hizmet var, israf da var… İsraf da haram. Bir kere devleti yönetme ruhsatı alan para kullanmaya da tamamen yetkili oluyor. Buna teknik tabirle “ita amiri” deniyor. Bakanlar ita amiri pozisyonundadır. Örneğin Kara Yolları Genel Müdürü, ita amiri Ulaştırma Bakanı’nın onayı ile yol yapar. Her yıl bütçe meclisçe onaylanır ve maliyenin kontrolünde, Sayıştay’ın denetiminde, ita amirlerinin icraatıyla ve tabi siyasi erkin başı olan başbakanın (veya devlet başkanının) işaret ettiği planda harcamalar yapılır. Vergi nerede ve nasıl harcanır, işte genel hatlarıyla merkezden idare edilen devlet tipinde durum bu şekildedir.

İyi de bireyin verdiği parayı siyasiler, belgeleri tam görünse bile, kişinin istemediği, gönlünden geçmeyen, asla onaylamayacağı kişi, şirket ve işlere harcarlar ise durum ne olacak? “Rıza” şartı bu sebeple kılıfına uydurulmuş mu kabul edilecek?

Amerika’da federal sistem var. Demokrasinin erkleri çok katı çalışır. Vergiler ödenir ama vergi mükellefleri sonuna kadar verdiğinin takipçisidir. Sözde takipçi değildir, gerçekten işin bizatihi içindedir. Çünkü vergi mevzuatı oldubittiye getirilemeyecek vatandaşlık konularından görülmektedir. Vergi kaçıran en büyük cezalara çarptırılır. Hak, adalet, eşitlik ve ahlak kavramlarının somut şekli bu vergi işinde görülür. Yerel yönetici okul, yol, köprü, kaldırım gibi projeler yapar, vergi mükellefi, “buna gerek yok,” derse o iş olmaz. Durum vergi veren veya vermeyen, vergiyi harcayan veya çarçur eden açısından bu derecede önemlidir.

Peki, Türkiye’de belediyelerin işleri nasıl dönüyor? Merkezden ve yerinden yönetim var ya, yerinden işler hangi para ile görülüyor? Örneğin Ankara Çankaya’da yaşayan biri devlete vergisini veriyor. Parasının nerede harcandığını bir daha kontrol edebiliyor mu? Çankaya Belediyesi son seçime göre “X” partisinden, Büyükşehir Belediyesi “Y” partiden olsun. Buradan dönüp dolaşıp Ankara Büyükşehir’e gelen bütçe harcanacak elbette. Çankaya Belediyesi sahasında Büyükşehir’in partileri farklı olduğundan hizmeti görülmüyor, bunun yerine bütçe kendi partisinden olan ilçelerin projelerinde harcanıyor ise durum nasıl olur? Peki, bu durumda vergideki “rıza” şartı ne oldu? “Hayırlı olsun!..”

Belediye meclisleri masaya yatırılası bir konudur. Mevcut hali idari mekanizmanın hiç de kabul edemeyeceği alanlardır. Siyaset, particilik, çıkar paylaşımı, havuç ve sopa gösterme yeri olarak bu alanlar çok başka sorun yumakları ile ilgilidir. Demokraside bu tip yapılar çürük diş gibidir.

Bir de bir yıl önce devletin aldığı vergileri hangi fonlarda değerlendirdiğinin kim biliyor, diye sormak gerekir. Bu şekilde, bütçeye bilinen veya bilinmeyen, doğrudan veya dolaylı bir faiz girdisi veya paranın kirası bakımından kullanma bedeli olabilir mi? Küresel kapitalist sistemden bahsetmekteyiz!..

Demokrasi kılıfına uydurma ve keyfi davranma rejimi değildir ki? Eğer demokrasi bile yanlış yönetiliyor ise daha ne olsun? Eksik olan kültürdür.

Konumuza dönelim: “Benden aldın kime verdin?” Eğer ülkede yanlış gelişmiş bir “particilik” var ise ve vatandaşın parası birilerinin çıkar amaçlı şekilde zengin edilmesine yarıyor ise; o vakit vergi yoluyla gelen para “helal” olmaz ki! Bakın hangi dönemlerde kimler ihale kazandı, kimler teşvik aldı, kimlere ilave vergi kontrolü yapıldı, kim görmezden gelindi? Parti işleri mubah mı, partili veya iktidara yakın olunca her şey sevap mı? Eşitlik, hak, adalet…

Bu işin doğrusu, her ikisinin de paranın garantisi veya sigortası için belli oranının muhafazasıyla ilgilidir. Kalkınma yolundakiler için bunların oranı kontrollü olmalıdır. Kontrol bizdeyse sorun olmaz. İşin doğrusu, projeler yapıp, çalışıp, üretip, satıp ve sonuçta para kazanıp kasayı bununla doldurabilmektir. Küresel müsabık ve aktör olmak da bunu gerektirir. Yoksa küresel tacirlerin belirlediği eğilimlere göre halktan para toplamaya ekonomi idaresi denir.

Devletin yöneticileri kendilerine ödevler çıkarıyorlar, buna göre uygulama yapıyorlar ve millet adına özveride bulunuyorlar, başka bir ifadeyle elini taşın altına koyuyorlar, öyle mi? Devletin ödevleri zaten belli değil mi? Seçilmişler başka ne yapmalılar? Peki, burada millet ne yapıyor acaba? Bir bedel mi ödüyor? O halde bu neyin bedelidir? Seçiminin mi, tüketici olmasının mı, kendi başına elini taşın altına koyma gücünün olmamasının mı?..

Sonuç olarak ne diyebiliriz?

Türkiye’de durum şu: İçki haram, sigara serbest. Bir başka deyişle; faiz haram, vergi serbest. İyi de ciğerlerimiz katran dolu, kanser oluyoruz, daha pek çok hastalık, bu nasıl serbest böyle? Kendimizi mi, Allah’ı mı kandırıyoruz? O Allah ki, vergi sistemini rıza ile emretmiş, kişinin takvasına bağlamış.

Burada önemli olan konu içkinin kendisi mi, zarar verip vermediği mi; faizin kendisi mi, zarar veren herhangi bir ekonomik yaptırımın anlaşılabilmesi mi? Kolaycılık bunlar!.. Eğer faiz “haram” ise verginin yanlış toplananı ve yanlış yolda harcananı çok daha “haram”, çünkü bunda “vebal” var; hatta “suç”, çünkü “istismar” var, rıza yok!

Önemli olan bireyin kamuya, kamunun bireye nasıl baktığıdır. Biri mülk sahibi, diğeri onun adına işi yapan mekanizmadır. Biri kendini salt otorite (baba) ilan ederse buradan başka bir vesayet hakkı çıkar.

Şöyle bilinir; vergi vatandaşlık görevi. Küresel ve ileri demokrasilerde vatandaşlık kavramı ve devletin işlevleri dahi bir üst mertebede tartışılmakta. Bireyler soruyorlar, “Vergi iyi de; şekli, oranı, benden aldığın parayı nerede kullanacağın…” ve şeffaflık içinde hizmetleri ve harcananları denetliyor. Zaman değişiyor… Ama bu yazıda bir önemli soru daha ortaya çıkmış oldu: Vergi devletin hakkı mıdır? Kimin hakkı kime ve hangi şartlarda veriliyor, bunu sorgulamak şarttır.

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.