Günlük yaşamda bir yanlışa sapmanın gerisinde yatan sebeplerin başında korkmakla ilgili bir konu var. Korku, Türkiye’nin ilerlemesine, gelişmesine ve değişmesine engeldir. Asıl cesaret savaş meydanlarında değil, kalplerdeki korkuyu alt etmektedir. Toplumun damarlarına işlemiş korkudan kurtulmadıkça hiç bir alanda iyileşme sağlanamaz.

Şahsen Türkiye’de asıl toplumsal problemlerin teşhisinde, bu korku konusunu bir hayli önemsemekteyim. Bu yazı ile konunun ana hatları ifade etmeye çalışacağım. Arzum ise konunun enine boyuna tartışılmasıdır.

Korku insan için olumsuz bir duygudur. Tehdit ya vardır ya da yaratılır ve böylelikle insan iç dünyasında bilinçli veya bilinçsiz bir tepki yaratır. Tepkiler değişiktir. Korkan insan kaçar, saklanır, saldırır, bağırır, zarar verir, vs şekilde karşılık verir. Ama korku insanın içine işledi ise, yani bilinçaltında böyle bir konu var ise, bireyin başına daha herhangi bir şey gelmeden, bir durumla karşılaşmadan, bazı tedbirler alıp durumu kontrol etmek ister. Bence esas üzerinde durulması gereken konu da budur.

Bu arada toplumsal bir çerçevenin daha altını çizelim. Töre baskısı, nefret, terör ve şiddet korkuya sebep bir hadisedir. Eğer toplumda bu tür olumsuzlukların yeşermesine dayalı bir iklim var ise, çoğunlukla insanlar başlarını bir yerlere gömerek yaşarlar. Bu çok doğaldır.

Ülkemizde kan davasından tutun da kız kaçırmaya kadar değişik hadiseler töre ile açıklanmaktadır. Hatta yakın zamanda bir olaya tanık oldum, bir 16 yaşında kızımız doğum yaptı. Hamile bırakan genç ortada yok. Öğrendiğimize göre her iki ailenin geçmişte böyle bir husumeti varmış, ne derseniz, intikam veya kısas maksadıyla bu kız kaçırılıp planlı şekilde hamile bırakılmış ve töreye göre kabul edilebilir bir olaymış. Tecavüze uğramak bile geçiştirilen bir hadiseymiş gibi görüldü. Kızın tüm hamilelik süreci korku ve dışlanmışlık, ailesi keza ölüm ve başka zulümler görecek şekilde bir süreç yaşadı.

Korku, toplumda ne gibi olumsuzlukların sebebidir?

Sosyal, politik, ekonomik, bilimsel, idari, vs ne kadar iş varsa hepsinin önünde en büyük engel birey veya toplumun korkak davranmasıdır. Korkaklığın bir “kabul edilmiş davranış türü” olmasıdır. Kabul edilmiş olması önemlidir. Korkunun farkında olmamak, korkudan kurtulmaya çalışmamak gibi bazı yapılabileceklerin önündeki engel, bu kabul edilmişlik baskı halidir.

Temelde bireyler bu işin öznesi olsa da konu toplumsaldır. İnsanın daha ana karnına düşmeden önceki şartlardan, anneden itibaren başlayan bazı psikanalitik incelemelerle, dünyaya gelen birinin tüm safahatındaki olumsuzluklarda korkunun kökü ve nedenleri bulunabilir. Bunlar kişiden kişiye ifade edilebilecek nedenlerle açıklanabilir.

Şimdi bana biz cesur, cengaver bir toplumuz gibi anlatımlarla karşılık vermek isteyenler çıkabilir. Bu korkuya engel değildir. Elbette ölümüne gitmek gibi savunduğumuz has özellikler var. İnsanın kendini bazı değerleri için göğsünü siper edebilecek özveride bulunması gibi bir çok örneği açıklamak mümkün olabilir. Ama konu bu değil. Korkmaktan bile korkulabilir. Bunun için saldırganlık meydana gelebilir. Şimdi bu tür anlatımları bir yana bırakalım. Asıl vurgulayacağımız yöne bakalım. Örneğin neden bazı konular eğitim-öğretim müfredatında okutulmuyor. Millet dinsiz olur diye mi korkuluyor? TÜBİTAK popüler kitaplar basar, bir süredir politikasını değiştirdi bilimsel çoğu konuyu sakıncalı bulu basmıyor, bilgiden korkuyor. İmanımızdan endişemiz mi var? Örnek çoğaltılabilir.

Aklımıza gelen bazı korkuları listeleyelim: Başaramazsam korkusu, işler benim üstüme kalacak korkusu, koltuğum elden gidecek korkusu, dışlanma korkusu, yok sayılma korkusu, aforoz edilme korkusu, yalnız kalma korkusu, adam sayılmama korkusu, işini kaybetme korkusu, aç kalma korkusu, kazanımları kaybetme korkusu, sevgiden mahrum kalma korkusu…

Bu saydığım bir tür karabasan toplumun üzerinden çekilmedikçe ilerleme güç gözükmektedir. Hatta bu toplumsal hali bilenler süreçleri kendilerine göre işleterek toplumu istismar edebilirler!

Korkma halinin ortaya çıkmasından önce bireyin aldığı veya alabileceği önlemler pasif veya aktif olarak tasnif edilebilir. Pasif olanda imza atmamak, gördüyse bile bir şeyi görmedim demek, saklanmak, saklanmak, arkasını dönmek gibi davranış örneklerini görürüz.

Aktif durumda ise birey bir kurgu imal eder. Birey bazı planlarla, daha akıllara bile gelmeden dikkate değer alanlarda kontrolü elinde tutar ve süreci kendi yönlendirir. Bir şey olmadan olacakmış gibi türetilir ve plan buna göre işletilir. Bunun bir somut anlatımı da paranoya ile ilgili görülebilir. Bu tip örnekte bireyin kurgusuna göre belirlenmiş gerekçelerin daha sonra olmasını şiddetle istemesi hali, haklı görünmeme korkusu gibi başka bir çıkmazı da işaret eder. Otoritenin kaybolmasından korkmak, liderlikten alınmaktan korkmak, vs böyle gelişir.

Çoğu zaman koltuk sahipleri, eğer kendi yanılırsa, mensubu olduğu veya sorumlu olduğu toplumun geleceğinin de karanlığa gireceği endişesini öne sürerek, bir tür tehdit mekanizması işletir. Buna şantajcı korku da diyebiliriz. Kendi korkusunu toplum korkusu haline getirmenin bir örneği ancak böyle açıklanabilir.

Ben böyle birini tanıyorum. Resmi bir işlemde, “üzerinize düşen yasal sorumluluğu yerine getirmelisiniz,” dediğimde; “yapamam, tehditler alıyorum,” diye cevap vermişti. Sözlerine, “üstelersen senin işini bitirmek zorunda kalırım,” diye de devam etti. Öyle de yaptı, çünkü esir alınmıştı. Allah ona nasıl olsa layığını verir, ama ya ilkelere ne oldu? Fiyakasından yanına yanaşmanın mümkün olmadığı ama aslında birer zavallı olanlarla mı ilerleyeceğiz? Bu olaydaki konuşmanın derinliğinde tehdit, şantaj ve temelde korku vardı. Kendini korumayı kurumu korumakmış gibi gösterdi, işin içinde yalan ve aldatma da, yani ahlaksızlık da vardı.

Bazılarının içinde gizli veya örtük bir korku vardır. Çoğu durumda toplum içinde kitlesel veya bölgesel baskı, zulüm veya engel olma ile ilgili o kadar çok olumsuz süreç yaşanmış olmalı ki, bireyler veya belirli kesimler artık korkuyu normal yaşamın içinde görürler. Korku gizlidir veya örtüktür. Düşüncelerin içindeki her çözümün geri planında bir korkunun gölgesi vardır ve işler böyle icra edilir veya kararlar böyle alınır.

Sokağa çıkıp bakıyorum. İnsanlar donuk bakıyor, bir maskeyle dolaşıyorlar, içten görünmüyorlar, korkuyorlar!..

Bu Türkiye için önemli bir araştırma konusudur. Bireysel veya kurumsal her işte bir korku ile olaya yaklaşmak ve alınan kararlarda korkunun gölgesini bulmak mümkündür. Bu bağlamda iki neden sıralayabiliriz: Birincisi bilgisizlik, ikincisi de güven kaybıdır.

Bilgisizlik çok basit bir açıklama ile ortaya konabilir: Bilmeyen korkaktır, bilgisiz korkmaya mahkumdur, cahillik korkunun ilk sebebidir… Bilen ise hesap eden, savunan, tarif eden ayrıntıya göre yöntem bulabilendir.

Bilgin toplum yaşamındaki her an için doğru sorular sorar, doğru cevaplar alınıyorsa sinsi korku toplumdan çekilir gider…

Güven kaybı, anne sütünü veya mamasını verirken başlayan sürece kadar geri götürülebilecek açıklamalarla anlatılabilir. Bireyin bebekliğinden itibaren örülen muameledeki ve karşılaşılan ilişkilerdeki sürekli veya olağanmış gibi ortaya konan; tehdit, pazarlık, kayıp-kazanç zorlamaları, vs konuşma türleri veya gerçekten ortaya konan davranışlar bireyleri bir tür eksikli veya engelli yetişmelerinin asıl nedenidir.

Şunu yaparsan bunu veririm, öyle yapma yoksa başına şu gelir, sus otur, gülme, oynama… Bütün bu baskıcı ve engelleyici davranış edinimleri ile bireyin, toplumun ve içlerine işlediği kurumların sonuçta içi boş olan davranışları ile bütünüyle işlevsizleştiği, kadük bir yapıya dönüştüğü gerçeği ortaya çıkmaktadır.

Örneğin bir bakan, başbakan kızar veya medya topa tutar, bahanesiyle kendini işlevsizleştirebilir. Bizatihi yasal işi veya sorumluluğu olan bir konuya hassasiyet göstermez ve acil konular bile buzdolabına kaldırılabilir. Bir çalışan, patron kızar diye yapılması gereken için adım atmazsa veya eşler birbirinden çekinip doğruyu ifade etmezse nasıl erdemli olunur, nasıl yaratıcı veya üretken olunur, nasıl bilmekle ilgili olan işler huzurla uygulamaya konabilir?

Her bir ilişki içindeki birey, grup, kesim veya kurum için ifade edilebilecek bu kabul edilmiş korku, maalesef gerçektir ve çoğu işin sebebiyken mazeretiymişçesine meşrulaştırılır. Dahası kültürel kimlik haline dönüşmüştür. Sebebi veya derecesi ne olursa olsun bir şekilde herkes bir şeylerden korkar olmuştur.

Düşünsenize, insanlar olaylara geniş pencereden ve gönül rahatlığıyla bakamaz olmuşlardır. Gülmek haramdır! Hatta korkaklıktan dolayı insanlar birbirlerini “satar” olmuşlardır. Bundan daha büyük toplumsal bir çöküş olur mu? Ortalıkta, başıma şu gelir, bu gelir diyenler çoktur. Doğru olanı söylememe köklü bir kültürün çok onurlu bir erdemiymiş gibi takdim edilir. Ne yazık ki şimdi, başkasının yalancısı olmanın tarifini yapmış oluyoruz. Toplumun kendi fikrinin olmaması istendiğinde ne yapılır? Eğer baskıcı hiyerarşi kültüre engel kurumlar ihdas ettiyse bu tartışılmalıdır!

Eğer kardeş kardeşi bir karabasanın gölgesiyle satıyorsa, buradan daha ne beklenir?

Böyle bir olumsuz davranış baskısı altındaki toplum neyi başarabilir? Korku devletini yönetmenin kolaylığının veya erdemin üzerine oturup liderlik yapma başarısını, “ileri” ön ekli açıklamalarla nasıl bağdaştırabilirsiniz? Özellikle bilimde, eğitim ve öğretimde bir korku baskısı varsa neyi yaratabilir veya savunabiliriz? Hukuk mekanizmaları nasıl adalet dağıtabilir? Basın ve medya hangi gerçeğe tanıklık edebilir?

En önemlisi, korkan insan ve dolayısıyla toplum; süreç içinde ilkesizleşir. İlkelerin neler olacağı elbette kültürden kültüre farklıymış gibi gösterilebilir. Ama aslında doğru olan bir tanedir. Yanlışa mazeret bulmak zavallılıktır, ilkesizliktir…

Ahlaklı, onurlu, cesaretli olmak korkuya karşı savunulması gereken değerlerdir. Değerler ise bireye ve topluma içinde bulunulan kültür tarafından ilkeli şekilde inşa edilir.

Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşımızda bize “korkma” diyor, neden?

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Yoksa, bir korku mu var?

Atın şu korkuyu üzerinizden, demekle bu işin olmayacağını ifade etmek istiyorum. Devlet politikası gerekli, kültürel bir değer, hem de sapasağlam, yerleştirilmesi süreci yaşanmalı. İnsanlar birbirleriyle barışık, dost, kardeş, güvenilir olmalı, inanmalı; ama esasen bilgili ve bilinçli olmalı.

Tehdit, şantaj, şiddet, terör havası, doğalmış gibi gösterilmemeli. Diller doğru dürüst konuşmalı, duygu da olmalı ama daha ziyade bilgi ifade etmeli ve yumuşamalı… Bilgisiz olan susmalı; zira değerlendirmeler ve zannetmeler eksik bilgi üzerinedir, kolaylıkla başka yerlere çekilebilir. Bakışlar, ifadeler ve kullanılan sözcükler bile korku vermek için yeterlidir. Etrafa ve özellikle insana güzel bakmak gerekir. Yapmayın; bütün olumsuzluklar bireylerin bilinç altına işlerse bu en büyük kötülük olur. Korku kötülüğün bataklığıdır.

Muttaki sorumluluk sahibidir. Sonuçta gülümseyen ve kendinden emin bir toplumu öngörür. Sorumsuzluktan kaçınılmalıdır. İnsanlar kendi korkularını başkalarına yamamalıdır. Korkuya dayalı adalet savunulamaz. Yaratan bunu men eder! Bize onurlu ve ahlaklı olmak yakışır. Bizim yüksek ve temel olan ilkelerimiz olgun bir bilinçle yüceltilmelidir.

Toplumsal barış ne demek?

Görüş Gönder

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.